Yolun Sonu 8

0 5

Dediği gibi de oldu.

Arkasını dönüp gittikten birkaç saat sonra “dan” diye gitti elektrik. Şehrin panoraması içinde uzak yıldızlar gibi parıldayan ve sanki eski hayatların anılarını hatırlatırcasına yanan sarı ışıltılar ölüverdi. Güneş, gün içinde çok ortaya çıkmadıysa da;  batarken acımasız bir sevgili gibi okşayıcı bir kızıllıkla el sallamayı ihmal etmedi. Saray burnundan Eyüp sırtlarına, oradan Karaköy’e yayılan karaltının arkasından…  Allahtan ki pil, fener-mener doldurmuştu her yanı…

Kız kulesinin iskelesinin önündeki açıklıkta bir seki kurmuştu. Birkaç ışıldak, bir varil, bir mangal… Çay bir yanda demlenirken, şişlere takılı sucuklar cızırdıyordu. Amerikan filmlerindeki gibi biraları piknik buzdolabına doldurmuştu, hiç içmese de görüntüsü içinde eksik kalan bir şeyleri tamamlıyordu. Bedavayken tabii ki de viski içecekti. Sek viski… Gündüzleri de alabildiğine şarap…

Rüzgâr gece yarısına doğru sertleşince içeri geçti, camları titreten, uğuldayan bir rüzgar vardı ve hiç de hayal ettiği sükuneti vermiyordu. Daha ilk akşamında -bu garip günün muhasebesini yapmaktansa-dışarısı ile ilgili her şeyi halledip, içeride yatacak her hangi bir şey düşünemediğine kızdı.

Salonun -dışarıda yanık bıraktığı ışıklardan dolayı- aydınlık kalan kenarında; bir türlü gelmeyen garsonu beklerken bezmiş bir müşteri gibi kalmıştı. Gözleri tavandan döşemelere, oradan pencerelere dolaştı. Loş salonu çevreleyen camların bir köşesinde; dışarıda kendi ürettiği aydınlık olsa da karşı kıyılar çepeçevre simsiyahtı. Tek ışığın bile ulaşamadığı bir karanlık denizinin ortasında; bir oda bir salondan oluşan hücresinde bulmayı umut ettiği güven hissinin yerine mahpusluk duygusu daha baskın geliyordu. Sekiyi güç bela içeri sürükledi, yatak gibi yaydı, daha önceden bulduğu polar battaniyelerden bir kaçını altına bir kaçını da üstüne alıp uzandı. Taşınabilir bir hoparlörden gelen müzikte rahmetli Aka Gündüz Kutbay, Ferahfeza taksimi üflüyordu… Yıllar önce kaydın yapıldığı sırada sokaktan geçen arabanın klakson sesi de girmişti. Tam demlerden tiz feryada dönerken verdiği bir-iki nefeslik arada hoyratça basılan korna deliyordu sessizliği. Bir ney taksimiyle birlikte güzelin yüz suyu hürmetine çirkinliği ölümsüzleştiren klakson… Bir değere yamanmış bir değersizlik…

Kendini içine o klakson sesi gibi yumru yumru ve yabancı bir katılık saniye saniye çöküyordu. Hak veriyordu yardımcıya…

Beş para etmezin tekiyim…

Kızı Peri o zamanlar altı yaşındaydı. Kıt kanaat geçindiği zamanlardan sonra kazancı bir dönem çok rahat ettirmiş ancak bir süre sonra gelirinin getirdiği yeni hayata hızla alışan her insan gibi o da artık durduğu yerden keyif almamaya başlamıştı. Sevil tabii ki…

Peri piyano kursuna gitmek istiyordu, İrfan kendi işinin sahibi de olsa, elinde kalan para taksitler kredi ödemeleri derken çok fırsat vermiyordu. Sevil yine ağzını açıp gözünü yummuş bu ekonomik durumun tek sebebi olarak İrfan’ı suçluyordu.

-ayda on bin lira kazanıyoruz 3500 ü evin kredisine bir o kadar da kredi kartına gidiyor, elektriği doğal gazı, sınırsız teminatlı sağlık sigortası derken hayatla ilgili her garantiyi de istediğin için bütçemizde bir şey kalmıyor… demişti İrfan savunma tarafı olarak.

Buna karşılık çapraz komşuları yeni zengin Salih bey “karısına nasıl jip alabiliyor”dan başlayıp, ta evliliğin ilk günlerinden beri özenle biriktirilen ve defalarca sokulsa da keskinliğinden bir şey kaybetmeyen, tek taraflı, tamamen dedikodu niteliğine evrilmiş eski notlar masaya -daha doğrusu İrfan’ın suratına- kusulmuştu…

Hepsi İrfan’ın beceriksizliğiydi, vergisini hakkıyla ödeyip yükümlülüklerini layıkı ile yerine getiren her vatandaş gibi… Salih öyle mi… her iki üç yılda bir, bir şekilde devlete vermesi gereken vergiyi vermemek için iflas v.b. yeni şirket açıp; her türlü muhasebeci kurnazlığıyla devlete neredeyse tek kuruş vermeden işini görüyordu. En son geçen yılın başında 700 bin liraya İngiliz malı bir jip almıştı. Bu ortaokulu zar zor bitiren adama hayran olmak gerekirdi.

Her Cuma namazında nasılsa yan yana geliveriyor birlikte kılıyorlardı. Salih hep gevrek gevrek, yılışık yılışık gülüyor, namazdan çıkılıp yakındaki lokantaya kadar olan o beş dakikalık boşlukta İrfana yeni yatırımlardan, yeni ortaklıklarından bahsediyordu.

Bir gün yine böyle atıp tutarken kolundan tuttu Salihi “ulan göt! sen kimi kandırıyorsun; her Cuma ne diye geliyorsun camiye… her fırsatta vergi kaçırıp kazandığın parayı helal mi sayıyorsun… batırdığın kaçıncı şirketin ulan bu…”

O sakin mıymıntı İrfan’ın bu tonda konuşması fena halde canını sıkmıştı Salih’in… yüzü kıpkırmızı arkasına bakmadan ağzında bir dolu anlaşılmaz laf kalabalığıyla uzaklaşmıştı yanından.

Akşam eve gelip Perinin yüzüne baktığında o tartışmanın tortusu su yüzüne çıktı, herkes kendi çocukları için ve bildiği dilde savaşıyordu; kimi çalışarak, kimi çalarak… birilerinin bile bile çaldığı ve çalmayı neredeyse ödüllendiren bu ahlaksız anlayışta inatla namuslu kalmak gerizekalılıktan başka bir şey değildi.

İki yıl içinde İrfan da O jipin aynısından almıştı, Peri ‘de piyano kursuna gidiyordu işte ne güzel…

Mümkün olan her pisliği, sütsüzlüğü yaparak vergisinden, ucuz işçi çalıştırmasına, üçbin maaş verdiği adamın sigortasını asgariden ve bölük pörçük yatırmasına, her ödeme günü bin bir yalanla salya sümük ağlaşıp var olan ödemelerini erteleyerek – sallayarak… ihtiyacı olana kuruş yardım etmeden, sadece ticari kariyerini kuvvetlendirmek için hiç hak etmeyene-gerekmeyene çuvalla yardım ederek…

Buna rağmen iflas da o hızla gelmişti.

Herkesin ortalamada kabullenilmiş ve görmezden gelinen bir namussuzluk modu üzerine hareket edip namuslu ve duygulu taklidi yaptığı yerde elbette en cılızlar daha çabuk ölüyordu… İrfanın yükselişi kendi kar hedefine dokunmaya başlayınca biri ihbar etti, iki-üç işinde yaptığı usulsüzlük için aldığı ceza işlerin toplam hacminin bile üç katı olunca elde ne var ne yok satıp dağıtmak zorunda kaldı. En son İtalya’dan gelen bilgi mailiyle işin feshedildiğini öğrenmişti. Kapıya kilit vurduğunda Jipin anahtarını da icra avukatının eline teslim edip eve taksiyle dönmüştü.

Sokağının yakınlarında bir yerde inip eve yürüdüğünü hatırladı. İflas edince insan, boğazında yutulamayan bir yumrukla yeniden sokağı, rüzgarı, çocuk bağırışmalarını duyar hale geliyordu. Şimdi bu kapkara İstanbul gecesinde o iflas ettiği günkü kadar her şey elinden alınmış hissediyordu, gerçekte bütün dünya elinde de olsa hiç fark yoktu.

Gece saat üçe doğru, derin bir homurtuyla başladı… bir katır kutur kopma ve burkulma sesi, sanki toprağın derinliklerinden bir canavar kendine omzuyla yer aça aça yüzeye çıkmaya çalışıyordu. Birkaç yerde birden duyulan derin ve tok patlama ve hemen ardından gelen insanın ciğerini söken çok düşük frekanslı bir tırmalama sesi… Gökte fırtına bulutlarının gümbürdemesi gibi, yerin dibinden gelen kan dondurucu uğultular…

O beklenen İstanbul depremi oluyordu… denizin ortasında karanlıklar içindeyken çevresinde bir gürültü fırtınası kopmuştu. Ta karşı yakadan gelen kütürtüler, çökme ve gacırtı sesleri, çepeçevre bir zırıltı… üç dakika sürdü; bir yıl gibi geçen üç dakika…

Eğer insanlar yaşasaydı; şehirde bu sürede en az üç milyon kişi ölecekti… bu saatte herkes uykuda olduğu için büyük ihtimalle kendisi, eşi, kızı Peri, oğlu Mercan, annesi… komşuları…  Toplanma yerlerine bina projelerine izin veren, kentsel dönüşüm ayağına, depremde riskli bölge diyerek fakir mahalleleri ele geçirip yeni zengin mahalleleri yaratan belediye başkanları, o günün siyasileri… hepsi ölecekti…

Sabah güneşi dört gözle bekledi, vuran dalgalarla patlayan camların orasını burasının kesmesine ve içeride deli gibi esip her yerini donduran rüzgara aldırmadan, bir damla ışık için doğuya bakıyordu.

Yazının 1.bölümü

Yazının 2.bölümü

Yazının 3.bölümü

Yazının 4.bölümü

Yazının 5.bölümü

Yazının 6.bölümü

Yazının 7.bölümü

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.