Yolun Sonu 6

0 7

Yaklaşık iki hafta kadar sürdü bu eziyet. Gündüzleri şehrin merak etiği yerlerini dolaştı, marketlerden ne bulduysa yedi. Ne var ki sokağından kopamıyor, gezdiği her yeni sokakta yalnızlığı biraz daha artıyordu. Her uzaklaşma denemesinde daha da korkunç kâbuslarla boğulunca; bir kaç küçük değişiklikle sokağını biraz daha katlanılır hale getirdi.

İlk iş komşu camlardan bir kaçını kırıp, odalara kuvvetli müzik setleri yerleştirdi. Uzaktan kumandaları sokağın ortasında bir arabanın içine koydu. Hiç durmamacasına müzik yayını yapıyordu sokakta. Bazen klasik müzik, bazen acılı Arap şarkıları…

Bu manzarasız yerde sokağın her iki girişini de üç sıra park edilmiş arabalarla tahkim etmişti. (hani biraz mahremiyet fena olmaz değil mi?) Her iki yönde elektrik direklerine dört yönlü projektörler yerleştirerek, sokakta karanlık nokta kalmamacasına aydınlığı sağladı.

Mağaza vitrinlerinden topladığı mankenleri, mahalleli temsilcisi (!) görevini almak üzere sokağa bıraktı.

Bol bol içti…

Geceleri korkularıyla ve kulağında sürekli yükselen seslerle boğuştu. Artık gündüz gözü de duyduğu oluyordu…

En son Topkapı Sarayı’ndan bir kılıç alırken koruma camını kırdığında başlamıştı… Bir ailenin tüm fertlerini bir odaya hapsetmişler sırayla teker teker boğuyorlardı… Biri, bir başkasının ismini tekrarlayarak yalvarıyordu. İrfan gözlerini yumup içinden şarkı söylemeye çalışarak susturuyordu.

Geçen zamanda besleyenleri kalmadığı için sokak köpekleri ve kedilerin davranışı değişmişti. O eski süklüm püklüm yaklaşıp bacağına sürtünen kediler; ayağını sertçe yere vurunca kaçışan köpekler yoktu. Sokağa girdiğinde göremiyor da olsan, her an bir yerden fırlayıp, kolundan paçandan kapabiliyorlardı. Kendi sokağının çevresindekileri elden geldiğince beslemeye çalışsa da sürekli artan nüfustan dolayı yetişilemez hale gelmişti.

Hayvanat bahçelerindeki ve besi çiftliklerindeki hayvanlar için ne yazık ki bir şey yapmak artık mümkün değildi. Eski müşterilerinden olan Bolu ve Balıkesirdeki tavuk çiftliklerini ziyaret ettiğinde koku daha yüz metre uzaktan bayıltacak gibi gelmişti. Sürekli yemek yemek ve semirmek üzere kodlanmış zavallılar besleyenleri olmayınca önce birbirlerini yemiş ancak artan hijen problemi nedeniyle hastalanıp çöktükleri yerde ölmüşlerdi.

Manzarayı yakından izleyince, kendi medeniyet eleştirisinin küçük bir özetini görür gibi olmuştu.

Şehirliler…

Suni beslenen, sürekli yeniden uyarlanan ve değiştirilen zavallılar. Modasından, beslenmesine, olaylara yaklaşımından, değer yargılarına, genel karakterine… Yata yata çürüyen şişmanlayan, gerçek va faydalı hiçbir iş yapmayan, hiçbir iş yapmamayı zenginlik ve hayat sanan…

Aynı son günlerinde yamyamlaşan tavuklar gibi kendi seviyesi (!) altındaki herkesi –apartman görevlilerini, köylüleri, işçi, garson, dilenci hülasa karın tokluğuna uğraşan ve emeğiyle var kalanları- yiyen. Onları sömürdükçe birilerinin de onları sömürdüğünü göremeyip önüne bedavadan kemik atılan köpekler gibi bok çukurunun hemen kenarındaki yerlerinden memnun; sadece biraz daha devam edebilmesi için var güçleriyle uğraşanlar… Küçük karları için bütün dünyanın beter olmasına göz yuman, haince seyirci kalanlar.

Ayağa dahi kalkamaz haldeyken, hemen yanındakini gagalayıp yemeye uğraşanlar. Hapsedildiği kafeste önüne gelen yemi yiyip altın yumurtasını -günde iki ışık çakmasına şartlanmış olarak- çifter çifter veren ve sistemi var ederken bunu karın tokluğuna; şişirilmiş hayallerin peşinde kanı pahasına sürünebilme karşılığında yapan, başka hiçbir becerisi veya kuvveti olmayan zavallılar.

Pahalı zevk çöplükleri.

Korkaklar… yeteneksizler… sahteler… suretsizler…

“Şehir neyinize hizmet ediyor lan!”… Ölü tavuklara bakarak böyle bağırmaktan utandı. “Ölmüş gitmiş fukaralar, sana ne oluyor be”

Büyük ve küçükbaş besi çiftlikleri biraz daha şanslıydı; danalar, koyunlar ve keçiler en yakın ormana kaçmıştı. Ancak profesyonel çiftliklerde midesine yandan delik açılmış garipler ve süt inekleri kısa sürede ölmüştü…

Bu çiftliklerin hepsini yaktı… bir depo benzin, bir çakmak … Uçuşan, alev almış kanatlar, hızla yanan yem ve küspe çuvalları,  saman balyaları; harlı bir cehennem şarkısıyla civardaki aç yırtıcıları çağırıyordu. Her yangından sonra civar canavarlarına ziyafet… ne güzel… Doğa hiçbir şeyi ziyan etmiyor. Bu tavuk leşi bile olsa değişmiyor…

Kendi yakın çevresindeki sokak hayvanlarının birbirlerini yemeye başlaması fenaydı.

Köpekler 5-10 köpekten oluşan gruplar halinde aynı kurt sürüleri gibi hareket ediyorlardı. En önce küçük boylu arkadaşlarını yediler. Sokaklar birden ıssızlaştı…

1800 lü yıllarda İstanbul’da 60.000 köpek vardı. Hiç kimse karışmaz etmezdi. İstanbul’un ikinci -ve bedavacı- nüfusu gibi davranırdı bu canlar. Şehrin temizliğine fayda sağlarlardı, kapıdan camdan atılan çöpleri yiyerek. Bu saygı ve sevgi 2. Abdülhamit zamanında köpekleri bertaraf etmek yerine dünyanın üçüncü büyük Kuduz Enstitüsünü kurdurmaya kadar yönlendirmiştir.

Ne var ki 1910 yılında -İttihat ve Terakki’nin de baskısıyla- daha Avrupai görünmek için sokaklardan köpekler toplandı. Kafesler dolusu köpek mavnalarla Hayırsız Ada’ya götürüldü… Hayırsız Ada, adı gibi üstünde tek ağaç ve içecek suyu olmayan bir kayaydı ve adaya bırakılan 80 bin köpek; güçlüler zayıfları yiyerek hayatta kalmaya çalıştılar. Sonunda tümü açlıktan ve susuzluktan öldü. O zamanın Adalara komşu semtlerine hediye edilen ömürlük kâbus şimdi İrfan’ın içinde çınlıyordu.

Bir anda köşede kıstırılan çaresiz hayvan çığlıları geceyi dayanılmaz hale getirince Kız kulesine taşınma planın devreye soktu.

İki yakaya çelik dübelle babalar bağladı. Bu babaların arasına en sağlamından tek parça bir ip çekti ve bulabildiği en küçük şişme motorlu botla taşıyabildiği kadar şey taşıdı… İp eğer sarhoş kafayla botun benzinini doldurmayı unutursa elle çeke çeke karşı kıyıya geçmek için. Tamam biraz sarhoşuz ama geri zekalı da değiliz…

 

“Kolay gelsin”…

Sesin geldiği yere döndü, tam da batan güneşi arkasına almış kafası ve omuzları bu ışık sağanağının içinde kaybolmuş biri vardı ayakta. Satranç oynamayı bilen biri diye düşünürdü sakin günlerinde olsaydı.

Elinde sekiz köşeli bir davul, pırtılardan oluşan uzun şeritli kumaşların sarktığı bir kıyafet giymiş kafasında yine bu pırtılardan ve gelen ters ışıktan yüzünün görülmediği bir adamdı. Büyük boy Muppet kuklası kılıklı bir meczup…

Salacak’ta kız kulesini izlerken poşet dolusu çekirdek yiyenlere tiksinerek baktığı yerde; sanki denizden çıkmış gibi yoktan gelivermişti karşısına.

Ağzından tek kelime çıkmadı, gözlerinde saklayamadığı korku ve şaşkınlıkla öylece kalakaldı. Yüzünü seçebilmek için az biraz sağa doğru kayıp iki adım geriledi. Beriki devam etti;

“korkma lütfen” sesinde sürekli bir tatsızlık mı vardı bu kılıksızın???

“Kimsiniz?… tek kaldığımızı biliyor musunuz?”

Kafasındaki -yüzünü ve omuzlarını gizleyen- kocaman kumaş yığınına rağmen öne arkaya “aaa tamam, anladım” der gibi salladı.

“ben senin yardımcınım İrfan”

Devam edecek

 

Yazının 1.bölümü

Yazının 2.bölümü

Yazının 3.bölümü

Yazının 4.bölümü

Yazının 5.bölümü

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.