Yolun Sonu 5

0 3

Resmin önünde; başı çerçevenin camına yaslanmış halde ağlaya ağlaya yoruldu. Saat, üç kere metalik bir sesle çınladı. Geri dönüp yüzünü yıkamak için banyoya girmek istedi. Anlaşılmaz bir biçimde, alnından duvardaki resme yapıştırılmış gibi -elleriyle ne kadar kendini kurtarmaya çalışsa da- bütün vücudu bu çekimin etkisinde kalmış gibi, duvardan ayrılamıyordu.

Biraz daha itti kendini geri doğru; alnından bir parça resimle kaynaşmış gibi hamurlaşıp uzamaya başladı. Resim sanki İrfanı içine çekmek istiyor; alnını emmeye başlamış gibi bir hal yaşıyordu. Kendini geri çektikçe sızı keskin ışık parlamalarıyla gözlerini, boynunu, kafatasını acıtır hale geldi. Canlı canlı dişi çekiliyor gibi bir acıydı.

Sonunda kurtuldu… Alnında sızı dolu şişkin bir kırmızılık; sırtı ve dizlerinde aşırı yorgunluk kaynaklı sürekli bir seğirme…

Aynadan yüzünü yıkarken kan çanağına dönmüş gözlerini gördü.

Salondaki kanepeye kıvrıldı. Düpedüz halisünasyon görüyordu, salona geri dönerken resmin uzağından hızla geçerken bir şey fark etti… Bakışları…  Salonda babasının resmine bakarken de aynı şeyi hissetti, babasının yüzünde ezberlediği o candan gülümseyiş yerine sert bir bakış vardı… adam sinirli sinirli bakıyor işte. Tamam… kaşlar çatık değil ama…

Tavana gözleri dikili iken, gecenin saat üç buçuğunda başladı… yine dün geceki sesler gibi başta belli belirsiz, sonra giderek yerini açıkça belli eden bir netlikte… Silahı masadan aldı, montunu sırtına çekti, kapıyı açık bırakıp, sağa dönüp hemen on-on beş metre ilerisindeki kavşağa doğru… sese doğru yürüdü. Kavşağın sol arka tarafındaki yükseltide bir defne, yanındaki kartopu çiçekleri ile düzensiz bir öbek oluşturmuştu. Ses evden çıkarken net olarak buradan geliyordu, yerine vardığında ise tam da evden geliyor gibi olmuştu. Gerisin geri eve doğru koştu.

Koştukça ses arttı, bağıranların sayısı da, çekildiği belli olan acı da…

Bir savaşta, cepheden ağır yaralı olarak getirilmiş, inleyen, acısının dinmesi için yalvaran askerlerin; kan ve tozdan oluşan çamurla kaplanmış kadın ve çocukların ortasında bir hastane salonundaymış gibi yankılanıp çoğalıyor birbirine karışıyordu sesler. Hangi yöne koşsan diğer taraftaki çığlığın arttığı bir halde… Gözlerinin önünde gece karanlığında boş pencereler, ağaçlar ve park etmiş arabalar… Havaya birkaç el ateş etti…

Yine o adi sessizlik… Dünden kalan bir akıl yürütmeyle, evde saklanmak yerine, kendi çevresinde bir şey yakalamak umuduyla dönmeye başladı… her yöne ateş ederek.

“çıkın lan ortayaaaaa!”

Pompalı tüfeği – beşinci ateşlenişten sonra kolları tepmeden yorulmuş olmalı ki – tutamadı; sağ kolu fazlaca geri kaçıp dipçik de kaburgasına çarptı. Nefesi kesilip yere yığılırken fark etti. Sesler içinden, kulaklarının hemen dibinden geliyordu.

Dizleri üstünde yığıldığı yerden uyuşmuş olarak kalktı. Eve doğru yavaş yavaş adımladı… Kendiyle birlikte kafasının içinde, feryat figan sesleri de götürerek… Koridorun köşesine kendini bıraktı.

-Allahım bu nasıl bir eziyet!

…Kafasını kaldırdı, mutfakta akşamleyin açtığı CD çalar listedeki şarkıların hepsini çalıp bitirmişti. Tekrar başlayan sessizlik de bir başka işkence gibiydi. Tekrar çalıştırdı…

“kim-seeee- yeeeee eeeett mem-şi-kaaaa-yeeeet”…

İç sesi hiç durmadan “ne olabilir, ne oldu ki” diye hızla sayıklıyordu, onu susturmak şu çalan şarkı olmaza daha da zordu. Sesi biraz daha açtı.

“tit-ree riiiimm-müüc-rim gi-biiiiii-baaa-aaakk-tık-ça……”

Biraz daha, biraz daha… artık yerinde olmayan üst komşuları uyandırmamak için kısık tuttuğu müzik çalar artık küçük hoparlörlerinden bozularak çıkan sona ayarlı sesle şarkıyı da berbat ederek devam ediyordu.

Müzikle birlikte feryatlar da duruvermişti. Banyoya girdi, sıcak, sımsıcak suyun altında neredeyse bir saat durdu. Sıcak su sanki ruhunda hızla çürüyüp bozulan bir tarafı da yıkayıp paklıyordu. Sanki kafatası yerine bir tül vardı ve su tülün aralarından damla damla akarak bütün içini arındırıyordu…

Duştan çıkınca evin serinliğinde ürperdi. Hemen hızla giyindi. Kanepedeki battaniyeyi sırtına atıp kombinin ayarını biraz daha artırdı.

Uyuyakaldı…

Sabah, İrfan’ı uzun zamandan beri ilk kez aydınlık pırıl pırıl, masmavi bir gökle karşıladı. İrfan için sabah demek 5:30 gibi kalkmak demekti.

“Artık değil, bütün alarmları iptal ediyorum bundan sonra saat hep on’da kalkacağım” diye geçirdi içinden. İstemsizce cep telefonuna gitti eli, 8:37… kalkabildiği en geç saat bu olmuştu ola ola…

Her şeyi içine yüklediği cep telefonunu elinde evirip çevirdi, yavaşça yere bıraktı. Nasıl olsa arayacak kimse yok.

Kahvaltı yapıp dışarı çıktı. Minibüsü sokağın ortasında ve tekerleğinden vurulmuş olarak buldu. Yenisini bulup için doldurmak öğlene kadar vaktini aldı. Lastik değiştirmek için Kriko filan aramak daha zordu…

Adamu, ona ilk verilen isim buydu, “karıştırılmış” anlamında… Burada bulunan maymunsulardan bazıları yürüyordu. Onlardan geliştirildi…

Enki’nin genleriyle modifiye edilen ilk tüp bebek… Ninti’nin muhteşem emeklerinin sonucu. Yapılan sayısız denemeden sonra kolay öğretilemeyeceklerini anladıkları ve risk alarak kendi genleriyle melezleştirdikleri ilk büyük başarıları, konuşmuştu da. Hızlı öğreniyordu. Dişisi için gerçekten de kaburga kemiğinden alınan hücreler kullanıldı…

Yazının 1.bölümü

Yazının 2.bölümü

Yazının 3.bölümü

Yazının 4.bölümü

Yazının 6.bölümü

 

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.