Yolun Sonu 4

0 3

Gecenin yarısında, soğumuş minibüsün camları kendi nefesi ile buğulanmıştı. Gözünü bir tıkırtıya açtı. Buhardan dolayı onu arabanın içinde görmeyen biri kapıyı zorluyordu sanki.

Daha dikkatle dinleyince; herhangi bir kapının kilidi açık mı diye kola asılıyor gibiydi. O da bu sallantıya uyanmıştı.

Biraz daha uyanınca, bir kâbustan arta kalan donmuş bir tek anı resmi olarak gözünün önünde durduğunu anladı; araba sert esen rüzgârla sallanıyordu.  Derken sağ kapının hemen yanından bir kafa fırladı, sert bir hırlamayla cama saldırdı, patileriyle camı tırmalıyordu boşa. Kocaman iki rottweiler yanlarında -aslında olayla pek ilgisi olmamakla birlikte ganimetten pay almayı düşünen- bir kurt köpeğiyle arabayı kuşatmıştı.

Belli ki çok acıkmıştı köpekler. Dolu tüfeği yan koltuğa alıp kontağı çevirdi. Birkaç yüz metre arabanın peşinde koştularsa da bu mantıksız takipten vazgeçtiler…

Sokağına geri döndü.

Annesinin evinin sokak kapısını açık bıraktığını fark etti. Namlunun gerisinde temkinli birkaç adımdan sonra ışıkların tümünü yakıp, güvenliği garanti edip, kapıyı kapattı.

Ev sessizken bile, annesinin sürekli çaldığı şarkılar duvarlara sıvanmış, hala duvarlarda kokuyor gibi bir hal vardı. Buzdolabının yanındaki küçük cd çaları çalıştırdı.

“kimseye eet- meem şikayet…” şarkıyla birlikte sanki yaşam lokomotifi kendi normal akışına doğru ağırca canlanmaya başlamıştı içinde. Her şey yavaşça siyah beyazdan renkliye doğru cana geliyor gibi… Mutfakta küçük yemek masasının yanına ilişti; sağ yanındaki örülmüş soğan ve sarımsaklar hala canlı canlı kokuyordu. Bir süre evi kokladı, aslında soğan ve sarımsaklara baskın gelen… annesinin elleri kokuyordu hala; akşam serininde tüten melisalar gibi. İlk okuldan beri hiç değişmeyen bir kokuydu bu, “anne eli kokusu”, mendillerine, çantasına sinen, hatıralarındaki tüm ferah sarılmalarının ana melodisi… her endişenin sustuğu, her acının teselli bulduğu sakin kucak…

Babası öldüğünden beri –ki yaklaşık beş yıl olmuştu- annesi; dört kardeşinin büyüdüğü bu evde tek başına yaşıyordu. Bu kutu gibi eve dört çocuğun nasıl olup da sığdığını şimdi hiç anlamıyordu. Kendi ilk gençliğinin tek motifi abisi Tufan ile paylaştığı ranzaydı… Evin diğer taraflarını sıklıkla kullanmaz, misafir gelince kanepe, ders bitince ranza ve ranzaya geçince gelsin kitaplar… o küçücük gemide evden soyutlanır, okudukça okurdu, kaybolana kadar… evin en küçüğü olunca bu kadar uçluk göze batmıyordu.

Lise ve Üniversite, bu iyi yetiştirilmiş gümrah çocuklar için hep eğlenceli geçti. Abisi Tufan; adı gibi yerinde duramayan, hep atak her zaman kavgaya hazır, her dansı, her yöresel oyunu bilen… kızların sevgilisi; İrfan’la taban tabana zıt… buna rağmen iyi bir abiydi, ezmeyen, gaz ve para veren cinsten, ensesine vururken bile o sımsıcak gülüşü her şeyin daha iyi olacağını düşündürürdü.

İrfan ise ancak yakınına girebilirsen kokusunu alabileceğin bir çiçek gibi, konuştukça eğlenceli hale gelen, kabuğunu kaldırabilirsen incisini sana çekinmeden veren biriydi. Okudukça, öğrendikçe (!) parıltısı gitti, kafası çok büyüyen her canlı gibi omuzlarına ve bacaklarına ağır gelmeye başladı… İçindeki orman hızla yabani düşünceler ve büyük çekişmelerle daha da karmaşıklaşıyordu. Saçları gitgide uzadı, daha çok “mücadele”, “kavga” gibi sözler kullanmaya başladı. Sonra onları da kullanmaktan vaz geçti. Sustu…

Abisini Yedek subay olarak askere gönderdiğinde ve üç ay sonra bayrak sarılı bir tabutta geri aldığında sol yanında bu zamanlardan hediye bir uyuşma başlamıştı. Tufan dağa çıkmayı seviyordu, oradan manzaraya bakmak başkaydı… bir çatışmada gelen roketle paramparça olduğunda da o gitmeyi hayal ettiği  dağlardan birinin eteğindeydi…

Annesinin gözlerine yerleşen keder, babasının hızla beyazlayan saçları… çocuklar sevenlerini öldürerek büyüyordu. Bir çocuk erken ölürse ebeveyni iki kere, üç kere… her gün ölüyordu…

Askerlik şubesine teslim olmak üzere gittiğinde; binbaşı gönüllü olduğuna dair dilekçeyi imzalamasını söylemişti babacan bir tavırla…

“ben gönüllü değilim, istemiyorum gitmek…” deyince de o babacan adam kırk yıllık bir tiyatrocu gibi bir ruh halinden diğerine ışık hızında girmişti;

“imzala lan şunu… allah allah! Sabahtan beri bütün manyaklar beni mi buluyor…”

Kağıt imzalandı, İzmir’de şehrin ana bok arterinin o zamanlar direkt körfeze döküldüğü Bayraklı’da altı ay geçti… Bok kokusuna daha ilk ayda alışılıyordu… bu arada annesini her gün arayıp konuşmak zorunda hissetmese askerlik çok da rahatsız edici bir şey değildi. Yeri süpür, geri zekalı yerine konduğun bir yerde seni böyle değerlendiren insanların emrettiği her şeyi yerine getir. Patates soy, çöp at, badana boya… işin garibi bunun neresi “Vatan Hizmeti” sayılıyor anlaşılamamıştı. Yapılan işlerin hiç birine kahramanlık katamamıştı.

Üç kere tüfekle atışa gitti 20, 100 ve 200 metre… toplam altı aylık askerliğinde gerçek bir savaş çıkarsa “vatan hizmeti” bu üç atış hakkıyla aldığı tecrübeye emanetti… hoş biz uçağa kiremit atan bir neslin ahvadıyız ya…

Askerden döner dönmez annesinin gösterdiği kızla evlendi. Sevil; tanıdığı insanlar içinde en hızlı çirkinleşen kişi ünvanını aldı bu garantiyle…

Okumayı bıraktı, şiir yazmayı da. Sevil’in abisinin referansıyla bulduğu işte tecrübesiz bir mühendis olarak “Satış temsilcisi” olmak üzere istismar edilmeye başladı, beş yıl sonra ilk çocukları doğdu ondan beş yıl sonra da ikincisi… Sevil bankacıydı, daha doğrusu muhasebe eğitimi almış ve ilk olarak bankada çalışmaya başlamıştı çocuklar doğunca Sevil çocukları büyütmek için işi bıraktı.

Daralan gelirleriyle zorlaşan hayat; daha da çirkinleşen tartışmaların ortasında çocuklarını büyütmek zorunda bıraktı. Sevil her gün söylenerek, her işe yetişerek, var olan hiç bir şeyi beğenmeyerek –hani kendi demlediği çayın bile ilk yudumunda yüzünü ekşitir gibi bir kötü alışkanlıkla- her gün yeniden işe giriş planları yaparak ancak, hiç bir işi beğenmeyerek…

Her yaz tatil vakti yaklaşınca hayat arkadaşlığından, şirret kaynana rolüne kayarak…vır,vır,vır, vır…

Sevil’in anne ve babası ölmüştü. Boşansa, bitmesine hala 5 yıl kalan krediye rağmen evi de, arabayı da bıraksa, maaşının buna rağmen yarısını da verse… çocukları Sevil’e bu halde nasıl bırakacak kendi hayatını kurmak için. Defalarca konuşmasına rağmen fayda etmemişti. Yataklarını ayırdılar onuncu evlilik yıldönümlerinde; İrfan yüzüğü takmamak üzere makyaj masasının çekmecesine attı. İkinci aydan sonra bu uzun suskunluk daha dengeli bir ilişki oluşturdu aralarında. Birisi daha ağzını açmadan öbürü küfür ettiği için ancak kapıcıyla konuşur gibi beş kelimeye hapsettiler ilişkilerini. Çocuklarıyla oynarken, ders çalışırken insanlaşarak…

Ekonomik krizde İrfan işsiz kalıp günübirlik iş arayışları için sürekli sokağa kaçtı sabahtan akşama kadar. Sevil 15 yıl sonra bankaya başvurdu işe girdi. Çocuklara İrfan’ın annesi baktı bu arada.

Çok sancılı bir altı aydan sonra şansı açıldı; bir arkadaşının ofisinde masrafları paylaşarak kendi şirketini açtı, yine büyük bir kısmetle daha önce satışını yaptığı ürünün Türkiye organizasyonu, ilgili ürünün satış faaliyetini bıraktığı için İrfanı buldular merkezden.  İtalya’ya davet ettiler.  Yılda üç milyon euro satış hacmini 2500 € net maaşla eline teslim ettiler.

Kazandığı para dışında hiç bir şey değişmedi… bir İspanyol atasözü “Fakirlik kapıdan girince Aşk pencereden kaçar” der… keşke İspanyollar “Aşk bir kere çıktı mı nah geri döner” diye de ekleselermiş.

Lavaboda yüzünü yıkamak için kalktı, salondan sağa dönerken koridorun solundaki yirmi beş senelik resme takıldı… yirmi beş sene önceki haline. Mihriban hanım, Funda’yı -İrfan’ın ablası ve üç numara- kucağına almış. Nejat bey; Filiz -iki numara- bir yanında, Tufan öbür yanında ve zıpır İrfan; Anne ve babasına tavşan kulağı yapmaya çalışırken, Tufan ve annesi tarafından elleri tutulmuş. Zoraki bir kafa çıkarış, ağızda kocaman bir gülüş…

İrfan resmindeki haline bakınca en çok 16-17 gibi hatırlıyordu. Resmin arkasındaki tarih “16 mayıs 1985 İzmir” 32 sene… resimdeki İrfanın gözlerindeki bulut hafifliği… gülüşündeki ferahlık… yaşayacaklarını biri gelip anlatsaydı… O çocuğun başından geçenlerin tek tanığı olarak; baktığı resimdeki garibe sınırsız ve acı dolu bir şefkatle baktı… sımsıkı sarılıp başını okşamak istedi… Boğazında düğümlenen gözyaşlarını tutamadı… 32 yılın bütün kiri, pası, zehiri bir anda yutulmuş özet bir acı gibi duvara toslarcasına canını yaktı…

Cd çalar “bir güneş ki doğmayacak” diye seslenirken, Bağıra bağıra ağladı…

Yazının 1.bölümü

Yazının 2.bölümü

Yazının 3.bölümü

Yazının 5.bölümü

Yazının 6.bölümü

 

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.