Yolun Sonu 3

0 7

Sokağı baştan başa kat etti, sesin geldiğini düşündüğü yerde ve civarında tek bir iz bile yoktu. Arabasını aldı… Farların aydınlığında yavaş yavaş kontrol etmek hem donmayı engelliyordu hem de daha kolay görünüyordu her şey.

Gözleri kapanana kadar sokaklarda dolaştı. Arabanın önünden aniden atlayan birkaç kedi ve tekerlekleri ısırmaya çalışan birkaç sokak köpeği dışında bir hareket olmadı. Neredeyse günün tamamını hiçbir şey yemeden içmeden geçirmişti. Gecenin yarısı hissettiği açlık daha da berbattı.

“varlık içinde yokluk çekiyorum be” dedi. Şansına, artık neredeyse her apartmanın altında bulunan ucuzluk marketlerinden birinden bir şeyler almak için; kapının camını indirdi. Bedavaya bile alsa alışkanlık alışkanlıktır. Daha pahalı olan market uzakta…

Ciyak ciyak bağıran alarmı önce önemsemedi ancak dayanılmaz hale gelince yangın söndürücüyü alarm kornasının tepesine indirip yine o eski güzel (!) sessizliği sağladı.

İki üç baton salam, biraz da dilimlenmişinden… iki üç paket ciğer, bir iki kutu süt. Kendine bir elektrikli ızgara alıp, paketini marketin içinde açtı. Fişe takıp hazır tavuk ürünlerinden bir iki paketi ısıttı, yanına da kocaman bir ayran… “tatlı niyetine de helvayı ısıttık mı tamamdır”.

“ koca dünyada tek kaldık, şu yediklerime bak…”

Etler ızgarada cızırdarken, kapının hemen civarına köpekler için salam ve sosisleri, kedilere süt ve ciğeri aralıklı olarak yerleştirdi. Az öteye de kuşlar için incesinden bulgur, yerlerse diye de kırmızı mercimek…

Marketin ortasında pişirdiği tavukları yedikten sonra kalanları da dışarıda hemencecik toplanan gariplere dağıtıp, arabaya atladı… Arabanın deposunu ağzına kadar doldurup ana yola çıktı.

Karanlık şehirlerarası yolda bir dehlize girer gibi gitmek yoruyordu. Tek bir ışık olmayınca açık doğa korkutucu bir yerdi, “iyi ki araba var”…

Aklına en çok; geceleyin duyduğu seslere rağmen aşağıda her hangi bir şey görememesi takılmıştı. Sesin geldiği karanlık köşeden o kadar da emindi oysa. Neyse sabah olsun daha çok yere bakarım demeye gerek duymadı. Sabaha karşı Edirne’ye varmıştı. Gün ışırken tıp fakültesinin önünden geçti. İstanbul’dan Edirne’ye kadar ne bir benzin istasyonu, ne yolda kalmış bir araç… tek bir insan bile…

Özlemle açık bir börekçi olmasını diledi. Ölü şehrin ana caddesinde ilerlerken. Hızını alamayıp Bulgaristan sınırını da böyle geçti. Arabanın sağ koltuğunu yine cömert marketimizin sponsorluğuyla doldurmuştu. Bir av mağazasından alınan pompalı tüfek ve arka koltuğu çökerten fişekleri saymıyorum…

Çabuk sıkıldı…

Daha önce sınırı geçmek için evrak, vize, pasaport, harç, türlü eziyet… Bu kadar eziyetten sonra adam yurtdışına çıkınca, vardığı yere daha bir kıymet veriyor demek ki. Bu sefer öyle olmamıştı. Hemen sıkılıp döndü. Bulduğu ilk güzel arabayı almayı ihmal etmedi tabii ki…

İkindiye doğru Selimiye camiinin bahçesinde buz gibi esen rüzgâra takılmadan, oturmuş camiyi seyrediyordu. Elbiselerini en iyisiyle değiştirmişti, içine iyi bir içlik. Ayaklarına şahane ayakkabılar. Mağazada değiştirirken farkına vardı,

“ paçoz gibi dolaşıyormuşuz… hale bak…” ayakkabılarının en son üç sene kadar önce aldığını hatırlıyordu; o da sezon sonu indiriminde… aynada kendini seyretmişti bir süre.

Donundan, beresine kadar yeniledi…

Camiye girdi, pahalı ayakkabılarını çalınır korkusu olmadan kapıya bıraktı. İçerideki sessizlik dışarıdakinden çok daha farklıydı. İki kalp atışı arasındaki durağanlık gibi… yaşamdan henüz kopmamış, tersine ona daha da çok bağlanan bir geçiş anı…

Sırtı üstü yatıp kaldı tam kubbenin altında. Bu yatış saygısızca dursa da o muhteşem tavanı görebilmek için oturursa; yukarı bakarken bir süre sonra ağzı açık kalmak zorunda kalıyordu.

“Nasıl” dedi biri “beğendin mi?”…

Kanının çekildiğini hissetti, bir anda tam tepe noktasında bitivermişti bu adam.

Saçmalamasına izin vermeden sözünü sürdürdü. “kalkma lütfen” dedi, hemen biraz açığına soluna İrfan gibi uzanırken…

Donmuş kalmıştı, ne söyleyeceğini bilemiyordu. İki adam caminin ortasında ölü gibi yatmış tavanı seyrediyordu.

“kimsiniz…” diyebildi zar zor, ağzından ses çıktı mı ondan bile emin değildi…

Korkudan kafasını soluna çeviremiyor ama yatan adamın ona baktığını biliyordu…

“ne yapıyorsun burada?” dedi soruya soruyla karşılık veren adam.

“kubbeye bakıyorum… ben İstanbul’dan geldim… Dünden beri kimseyi bulamadım, herkes buhar olmuş gibi…” dedi ve tekrar etti “Siz kimsiniz”

Cesaret edip kafasını çevirdiğinde yanında yöresinde kimse yoktu. Sıçradı. Saate bakınca yaklaşık 45 dakikadır uyukladığını anladı.

“rüyaymış yaa!”

Karanlık basarken camiden ayrıldı, İstanbul’a geri dönmek üzere tekrar karanlığın kalbine doğru yola çıktı.

Bu araba güzeldi ama hem çok çabuk hızlanıyor; hem de içer gibi benzin tüketiyordu. Bir saatte İstanbul’a varmış ancak arada depoyu yine doldurması gerekmişti. Spor arabadan çabuk sıkılıyor insan, zırt vırt benzinci ara… “amaaan! Seninle mi uğraşacağım…” o kadar parayı bu arabaya neden verir insanlar diye düşündü. Sen sokaktan geçerken hayranlıkla bakan biri olmayınca bu teknoloji harikasının havası birkaç saatte sönüyordu. En başta kullanması zordu. Eğer çıkabildiğin hızda vücuduna yayılan stresle baş edemiyorsan zaten onun sınırlarını da zorlayamıyordun. Hadi zorladın diyelim bu seferde yolda tutmak için canla başla uğraşıp kan ter içinde bir iki dakika… ilk viraja ilk ayrıma kadar… İnsanın içini dışına çıkaran bir ırgalanma… Üstelik bu bomboş yollarda böyle… On milyon arabayla bir arada iken saatte 6 km hızla gitmek için aldığın böyle bir araba sadece çok pahalı bir oturak. Belki de bu yüzden bunların şoförleri bu kadar sinirli kullanıyorlar.

Eve gitmedi… artık silahı da vardı ancak dün gece duyduğu sesler canını çok yakmıştı. Tekrar duymak istemiyordu. Üsküdar sahiline indi… Hemen yakınlarda bulunan taksi durağında kendine güzel bir çay demlemiş; koyu lacivert gökyüzünün altında kız kulesini seyretmeye başlamıştı. Sahilde rüzgar bu kadar sert esmese…

Minibüsü yolu kesecek şekilde dik park edip, Kız kulesini tam karşısına almıştı.

O gece kız kulesine taşınmaya karar verdi…

4000 metre rakımlı bir dağın tepesine en ufağı 10 en büyüğü 100 tonluk jiletle kesilmiş gibi pürüzsüz bazalt blokları nasıl taşırsın? Bu arada taşların en yakını 40 km uzaktan geliyor. Lübnan’da ise bazıları tek parça 1.000 tonluk bloklar bulundu, günümüz teknolojisi ile bırak yapmayı, taşınamıyor bile.

Bu kesilen taşlarla aynı işçiliğe sahip bloklar, Paskalya (Easter) adasında bulundu; yaklaşık 6000 km ötede Okyanusun ortasında. Bu yenilebilecek –neredeyse- hiçbir şeyin kalmadığı adada denize doğru bakan ve boynuna kadar toprağa gömülmüş veya yarım bırakılmış toplam 600 heykelden “ma-ta-ki-te-rani” (cennete bakan gözler) başka … “te-pito-o-te-henua” adı kaldı. Yöresel anlamıyla “dünyanın merkezi”…

Tümüyle köse bir toplumun sakallı tanrıları hayal etmesi nasıl bir hayal gücü gerektirir?

Geçenlerde bir çocuk sadece gök adadaki takım yıldızlara bakarak Amazon ormanlarının ortasında antik bir şehir olduğunu tahmin etti, araştırmacılar eliyle koymuş gibi buldu dalların ve ağaçların arasında…

Sadece kadın hücre çekirdeğinde bulunan DNA da değil de; mitokondrial DNA (mtDNA) denen şeyde 250.000 yıllık ilk atasıyla birebir aynı sıralama, bütün kadınların aynı 5 atadan geldiğini anlatır…

“Ninti kendi rahminde taşıdı ilkini, sonrasında altı erkek ve altı kadın seçildi ilksel işçileri üretecek…”

Devam edecek.

Yazının 1.bölümü

Yazının 2.bölümü

Yazının 4.bölümü

Yazının 5.bölümü

Yazının 6.bölümü

 

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.