Yolun Sonu 2

0 7

Karakoldan çıkınca bir kaç saat sokaklarda bağıra bağıra dolaştı. Bu onu biraz yormuştu; artık ses çıkmayan ağzında, takıntılı bir şarkı gibi aynı sözcüklerle tekrarlayıp durarak -bir ihtimal birini görürüm diye- kısa “hey!”lerle tıslıyordu.

Saat öğlene yaklaşınca karnının gurultusunu hissetti, bir de susuzluğu. Hemen yakındaki mini marketten su, kraker filan bir şeyler almıştı. Kötüsü, artık “içerde biri olur mu?” diye önemsemeden sanki yıllardır öyle yapıyormuş gibi kapının o koca camını indirivermişti. Bu büyük şangırtı sanki içindeki kurutucu çorak sessizliğe yağan bir kaç saniyelik ferahlatıcı bir yağmur gibiydi.

Sonraki birkaç saati eline ne geçirdiyse civardaki vitrinlerin camlarına indirerek harcadı. Yakın çevresini döverek rahatlıyor gibiydi. Yere saçılan kırık camların üzerinde hıtırtılı adımlarla yürürken kendini var sayabiliyordu.

Kendi dairesine daha sakinleşmiş olarak dönse de kimsesiz kaldığı gerçeği ile bir türlü yüzleşmek istemiyordu. Evin sakin akşamüstü loşluğunda, Sevil’i işteymiş gibi kabul etmek daha iyi hissettiriyordu.

Evde, yıllar önce Sevil’in ilk terk ettiği günkü gibi renksiz, serin, yorgun bir ışıksızlık… sanki hayatın bir mola yada koma anı varmış ve o anda herşey donuvermiş, karartılmış gibi tatsız, canlılıktan uzak.. onca bağıran eşyanın, azar işitmiş bir çocuk gibi kocaman açılmış soran küskün gözlerle bir anda susup onu seyrettiğini düşünmüştü.

Sevil olmayınca buzdolabındaki soğuk çorba, fırın eldiveni, düdüklü tencere, banyoda havlular, gardrobun onun tarafındaki parfüm kokulu sabahlık, makyaj aynasının önündeki kadınsal ıvır zıvır, dünkü kavgada yere fırlatıp kırdığı şekerliğin küp şekerle karışık keskin parçaları… iç yakmak dışında zerre işi olmadan, gözünü dikip öylece bakıyordu kendisine. Bu garip ve ani yabancılaşmada -Onun yokluğunda- kendine ait hiç bir şey bulamamıştı evde İrfan;

-Ulan ya..ak gibi kaldık… evden hatun çıkınca birşey kalmıyor be!

Haklıydı da, elini değmediği, onun üstüne yüklediği her şeyle daha da rahat olacağını sandığı bu hayatta; Sevil her geçen gün yorulup, sevimsizleşip sonunda geminin kendi tarafını delmişti.

Evde kendi izsizliğini gördükçe, bu saptama yayılarak nihayetinde yaşam beceriksizliğine varıp bir bulantı gibi nefesini kesiyordu. Yarım saatte çekmecedeki katlanmış donlar da dahil kendine ait hiç bir işaret taşımayan bu evdeboğulacak gibi olup dışarı atmıştı. Yıllar önce…

Şimdi ise çıkacak bir dışarısı yoktu.  Aralarına karışacak… yabancı bile olsa, tek kelime bile etmese de, umursamaz da olsa, sadece orada olmalarının bile rahatlık ve güven verdiği kalabalık…

Alnını cama yaslamış sol tarafında yavaşça batıveren akşam güneşini seyrediyordu. Otomatik yanan lambalar hariç yavaşça karanlığa gömülüyordu her şey. Kendi oturma odası gibi.

Müzik açtı…

Mozart requiem…

Sopranolar, altolar, baritonlar ve baslar hep bir ağızdan olanca güçleriyle sesleniyordu…

Bu ağıtın ilahi kederi durumu daha da ölümcülleştirince susturdu bütün koroyu “Reeexxx” diye bağırırlarken.

Rex’ten kalan sessizlik yerine gelen çınlamanın bir yerlerinde belli belirsiz bir feryat yükseliyordu… sanki sokaktan…

Camı açtı… gerçekten de bir yerlerden zar zor duyulan ancak korkunç acılar çekildiğine şüphe götürmeyecek tarzda bir çığlık… bir işkence ritminde… her duyduğuna tüyleri diken diken eden cinsten…

İyice bastıran akşam karanlığında yerini kestiremiyordu, ama bu ıssızlıkta şu ana kadar kimseyle karşılaşamamış da olsa bu korkunç sese koşması pek mümkün değildi…

Her çığlıkta ses biraz daha yaklaşıyor gibiydi. Camdan yarı beline kadar sarkıp boş yere görmeye çalıştı.

-aahhhhhhhh…. hiaaaaaahhh! Bağıran bir kadın sesiydi… gençten…

Yok yok… böyle olmayacak aşağı inmeli… şuradan bir bıçak alayım… manyak mısın, ya kalabalıklarsa…

O zaman bir silah bulmak lazım…

-imdaaattt!!! Yardım ediiinn!

Acaba blöf mü yapsam, şuradan boşluğa bir taş, saksı maksı atayım belki denk gelir…

-lannn! Bırakın lan o kızı! Sesine -olabildiğince- tehditkar hava katma çalışması sonuç vermiş gibiydi. Kısa süreli bir sessizlik oldu.

Sonrasında sanki bir çatırtılı kırılma sesi geldi… tiz ve kesik bir feryatla bitiverdi…

Sokağa baktığı yerden evin içine ve zemine çökmüş; açık camdan gelen serinlikle ensesi donarken sırtı radyatörde bu işkenceyi dinledi. Son ana kadar.

Artık ses kesilmişti. İçinde çınlamaya devam da etse; dışarıdaki keskin soğuk sanki az önceki işkence sekansını buza çevirip; bütün sesleri yutan buluttan bir zarfın arasına saklamış gibiydi. Pencereden artık sadece uğultu geliyordu, komşu bacalarla rüzgarın oynaşmasından kalan sesler…

Uzun yıllardır ilk kez evin karanlığında korktuğunu hissetti. Gelen seslere bir yanıt verememişti, cılız yalancı bir tehditten, sahte kabadayılıktan başka bir şey gelmemişti elinden.

İçi içini yedi, korkuya teslim olmak istemiyor ancak bununla yüzleşebilecek  güce sahip olmadığını da biliyordu. Aynı güne iki büyük şok gerçekten fazlaydı…

Saat; gece on ikiyi vurduğunda ayağa kalktı…

Karşı komşusu Tekin Polisti, silah varsa onda olmalıydı. Çelik kapıyı kırmak yaklaşık bir saatini aldı. Bodrum kattan; kürek, levye işe yarar bir şey bulurum umuduyla aranırken, kazma eline gelivermişti. Kazmayı Tekinlerin kapıya indirken çıkan sesten kendi daha da çok ürpermişti. Kapı açılınca ışıkları yaktı, yatak odasına yöneldi diğer odaların yanından geçerken kabaca içeriye bir göz atmıştı.

Tekinin silahı, makyaj masasının önündeki sandalyenin sırtlığına öylece bırakılan pantolonun belindeydi. Silahı aldı kurşunları kontrol etti. Kendi evinden feneri alıp aşağı indi.

Sokağı her iki yönde kabaca yüz metre var yoktu.az önce gelen seslere ait tek bir emare de yoktu. ne bir damla kan, ne de başka bir şey…

Sen piramitleri sadece Mısır’da mı var sanıyorsun. Çin’de Meksika’ da Avrupa’nın göbeğinde… 15.000 yıllık Teotihuacan kazılarında bulunan ve o coğrafyada (hatta o anakarada bulunmayan) çıkmayan çıksa da işlenecek teknolojiye sahip olunmayan materyaller, bronz gibi, mika gibi… kronolojiyi şaşırtan geriye sıçramalarla 100.000 yıl yaşında olduğu ölçülen Olmek heykellerinin tamamen Afrika’lılara benzeyen silüetleri. Altını hiç bir yerde kullanmayan (ticarette bile) adamların bütün tapınaklarını neden altınla kapladıklarını hatta bunların nasıl işlendiğini bile bilmemeleri…

Devam edecek…

Yazının 1.bölümü

Yazının 3.bölümü

Yazının 4.bölümü

Yazının 5.bölümü

Yazının 6.bölümü

 

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.