Yolun Sonu 1

0 13

Eskiden Ay’da da, Mars ve Venüs’te de hayat vardı, parıltılı giysileriyle muhteşem idareciler oradan ara sıra gelirler işlerle ilgili bilgi alıp durumu izler ve sonra hızla geri dönerlerdi.

Dünya atmosferindeki fazla oksijen, güneşten gelen bazı ışınlar ve dünyanın kendi manyetik alanı onları çok çabuk yaşlandırdı. Bu sebeple Ay’da yine kendi elleriyle kurdukları ortamda yaşar ve burayla ilgilenirlerdi.

Burada yaşayanlar çok hasta olmazdı ancak rahatsızlanınca akşamları aya bakılır ve oradan, ışıkla birlikte gelen şifa hastaları iyileştirmeye yeterdi. O yetmezse güneşe bakılırdı sabah ve akşam şafakta.

“Işık saçanlar” denirdi; doğal şifacıydılar ancak şifacılık, doktorun reçete yazıp ilacı ağzına doldurması gibi değildir. Şifa verilmez derde ortak olunur, kural budur. Bir hastanın yanına giderse tıpkı kuru süngerin suyu emmesi gibi onun hastalığını emerlerdi. Becerileri, bu çektikleri negatif enerjiyi boşaltabilecek yeteneğe de sahip olmalarıydı ki bu iş de zaman alırdı. Onlar dünyaya geldiği ilk zamanlar coşku, sevgi ve hayranlık çemberi içinde karşılandıklarında hemen hasta olup, ışıltılarını kaybetmişlerdi, bu öğrenildi kısa bir süre sonra… onları görünce insanların kendilerini yere kapaklayıp öylece kalakalmasının da tek sebebi budur; yoksa krala saygı falan değil. Ha, birde durduk yerde bir yerden başka bir yere gitmek üzere kaybolurken oluşan ve kısa süreli körlük yaratan ışık patlamasını ve dokuz metrelik boylarını saymıyorum.

Sende dokuz enerji girişi var, elimi uzatınca hemen hissedersin bu yüzden değdirmeme bile gerek yok. elimin içinden çıkan benim enerjim senin tam göğsünün ortasındaki girişten yayılarak sana benim hakkımda en güzel bilgiyi ve enerjiyi verir siz bunu en çok selamlaşırken yada birini uğurlarken yapıyorsunuz. Yada birbirinizi kucaklayıp sırtınızı okşarken.

Altı kere yok oldu her şey, altı kere yeniden düzüldü. Solucanından balinasına… eskiden çok daha büyük yaratıklar, neler neler vardı. Hep daha da zayıfı, kötüsü kaldı.

Basitçe söylemek gerekirse ölmüyorsun, cennete filan gittiğin de yok, tekrar tekrar geliyorsun buraya. Bir dersten kalır gibi o dersi geçene kadar sınıf tekrar ediyor. Hani bir kötülük yaptığın zaman için eziliyor ya, farkında olmadan aynı anda başka bir yerde bu kötülüğü yaptığın şey senin yansımanı taşıyor. Basitçe buradaki her şey sensin, ağacından köpeğine kadar ve farkında olmadan kendini kazıklıyor, kendini yiyor ve kendinle boğuşuyorsun. Bil ki sen burada bir köpeğe taş atan da diğer tarafta atılan o taştan canı yanan köpek de sensin.

Rüyasında duyduklarının yüzünden, İrfan ter içinde uyanmıştı. Sabah beşi yirmi geçe kalkıp şehrin öte tarafındaki işine yetişebilmek için hızla giyindi, önceki akşamdan hazırladığı sandviç kabını buzdolabından kapıp sessizce kapıyı kapadı. Sabahın karanlık soğuğu boynunu ve yüzünü ısırırken arabaya doğru merdivenlerden aşağı seğirtti.

Evvelki sabah evden çıktıktan beş dakika sonra az kalsın birini eziyordu;  Simsiyah kıyafetle sabaha karşı yola çıkmış Ninja kılıklı, “acaba insanlar da beni görebiliyor mu?” diye kendine sorma gereği duymuyordu belli ki. Son anda farkına varıp, freni de kökleyince, çıkan ses civardakiler de dâhil herkesi tamamen uyandırmıştı.

Kış saati uygulamasındaki değişiklikten dolayı gece bekçileri gibi sabahın zifiri karanlık halinde sokaklara dökülen ve gündüzki işleri için nedense hep gri, siyah kıyafetlerini giyen bankacılar, memurlar, öğretmenler… Gece karanlığında, sessiz uğursuz bir zombi ayaklanmasına dönüşen halleri…

Bu düşünceler içindeyken sokağın başına geldi…

Yol ne güzel boşmuş…

İnsanın keyfini yerine getiriyordu; şehri 20 milyon insanla paylaşıp onların henüz orada olmadığı bir sokakta ve onlar sanki hiç yokmuşçasına hareket edebilme özlemi ile biraz daha hızlandı. Ana yola çıktığında da bu garip hareketsizliğe pek anlam verememiş ancak “ulan ne güzel fırsat, yapıştır” deyip biraz daha hızlanmıştı. Böyle böyle, Şehirlerarası yola çıktığında ilk defa işlerin çok da yolunda gitmediğini düşünmeye başlamıştı. O sırada yolda olması gereken diğer arkadaşlarından birini aradı, cevap yok. Bir diğeri de cevap vermemişti telefona. Müdürü de.

Telefon ederken arabayı genellikle durdurmazdı ama bu kez sağa çekmiş; kendi dışında hiç kimsenin o esnada orada bulunmadığı yolun kenarında, sessizliğin içinde elde telefon birini bulmaya çalışıyordu…

Nice sonra telefonu bıraktı. Arabadan çıkıp sağa sola baktı. Buraya kadar nasıl geldiğine hayret ederek… Sanki gözünü bu ıssızda açmış gibi… Şafak sökene kadar kalakaldı. Güneşle birlikte bir büyük şaşkınlık ve yalnızlık da yayılıyordu eşzamanlı olarak sokaklara ve içine.

Ne yapacağını bilemez halde, ileri ve geride ufka kadar hiç kimsenin olmadığı paralı yolda kalakalmıştı. En son eşini ve annesini aramıştı uzunca bir süre, sanki onlar mutlaka açmak zorundaymış gibi… Nice sonra eve geri gitmeyi akıl etti. Belki haberlerde bir şey vardır diye yolda radyoyu açtığında banttan yayın yapanlar dışında yine bir ses yoktu.

Çocukluğunda -ki 1970 li yılların başına denk gelir- her evde televizyon olmadığı ve yayının akşam saatlerinde başladığı zamanlarda; öğlen okuldan gelince bir umut televizyonu açıp tıslayan ekrana bakardı; eve boş elle gelen babanın ceplerinde sürpriz yumurta arayan çocuk bakışlarıyla… (hoş o zamanlar olan tek yumurta gerçekten yumurtaydı, en sürprizlisi de soğan kabuğu ile rengi değiştirilmiş ve sonra boyanmış olurdu, bildiğin paskalya yumurtası…)

Yolda geri dönene kadar işyerini evini arkadaşlarını sanki daha önce hiç aramamış gibi tekrar tekrar arayarak ve daha da yavaşlayan bir hızda neredeyse her sokağı her köşeyi, her evi, her pencereyi tarayarak… Zaten evde bulamamaktan korktuğu şeyi bulmamayı istemeyerek, bu yüzden giderek yavaş ve isteksizce…

Sokağın başında annesinin evi olduğu için direksiyonu kırıp durdu. Bahçe kapısından geçip balkonun çocukluğundan beri kullandığı aralığından sekerek balkona geçti, saksının hemen yanındaki -yerini bütün mahallelinin bildiği- anahtarı alıp balkon kapısından eve girdi.

-Annee!

Bu sese, tereyağlı pekmezli ekmekle cevap gelirdi. Okuldan her geldiğinde muhteşem bir zamanlamayla, doymak bilmeyen açlığını her defasında gülümser bir öpüş gibi müşfik bir okşamayla karşılayan annesinin jesti. Ağzında pekmezin yanık dumanlı kokusunu hissetti sessizliği dinlerken.

Sesini biraz daha yükseltip yineledi, boşuna. Cebini çaldırdı ve çalan cep telefonunu mutfak masasında buldu.

Polisi aradı, olmadı karakola gitti.

Işıkları gece gündüz hiç sönmeyen merkez karakol sokağın başında anayolla kesiştiği yerdeydi ve sabah aydınlığına rağmen küçük pencereleri sayesinde korkutucu bir karanlıkla karşıladı. Gevşek alüminyum kapılar kontrolsüzce pervazlarına çarparak patırdasa da içerideki sönük ekran ve karanlık masa kalabalığının sessizliğini yenmeye yetmedi. İçinde insan yokken de karakol soğuk soğuk bir yerdi.

İnsansız, sessiz sokakta sağdan soldan bir kedi ya da kuş geçip durumu bozmasa resim sergisindeki anlamsız bir fotoğraf gibi durgun hal hayatın donduğuna inandırabilirdi kolayca.

Karakolun kapısında bağırmaya başladı:

-kimse yok muuuuuu… heeyyyyy!

Cortez, atının üstünden yavaşça yere atlayıp; şakırtılı parlak zırhını güneşte göstere göstere kendinden yayılan ışıltının bu donsuz kafirlerdeki yansımalarını seyrede seyrede kalabalığın içinde ilerledi. Bu büyük kalabalık; insan eliyle yapılmış muhteşem düzlükte nefesini tutmuş kendi efsanelerinin vücut bulmuş halini seyreder; yerde yürüyen tanrı suretini soluksuz izlerken, o ise sadece burada bulunuş amacını biliyordu…

Altın…

Sonraki günlerde çoluk çocuk dinlemeden keserken, meydanlar tanrılarıyla savaşmayı reddeden veya bundan ölümcül derecede korkan bu yüzden hareket dahi edemeyen ve kolayca kılıçtan geçirilen insan tepeleriyle dolmuştu.

Önce toplanabilen tüm altınlar toplandı, sonra öğrenildi ki bu altınlar sadece tanrıları için toplanıyor ve bu sebeple hep kutsal alanlarda kullanılıyor, o zamanda büyün tapınaklar heykeller…

Taşıması kolay olsun diye hemen oracıkta eritiliveren on beş bin yıllık altın levha halindeki gök ada haritaları, anlaşılmaz mekanizmalar, paraya çevriliveren bir medeniyet mirası.

O zaman bile anlaşılamadı tanrıların emanetlerini neden yok ettiği, tanrıların mirası anıya, anı hikâyeye ve hikaye de masala dönüşüp erimişti geçen zamanda. O taş kabartmaların yenisini yapan bile inanmıyordu sakallı tanrıların bir gün geleceğine. Oysa onların yerine gelenlerin tek avantajı eski hikâyeye birazcık benzemeleri idi.

Devam edecek…

Yazının 2.bölümü

Yazının 3.bölümü

Yazının 4.bölümü

Yazının 5.bölümü

Yazının 6.bölümü

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.