Tatilim Biçim Biçim

0 4

Sevgili okur, sömestr tatiline yumuşak ve kontrollü bir giriş yapmış bulunmaktayım. Siz balıklama daldıysanız o sizin sorununuz 🙂 Ama naçizane kaç yazılık muhabbetimizin hatırına beni dinleyin ve mümkün mertebe kendinizi coşkun duyguların coşkun dalgalarına bırakmayın. Diklemesine yapıştırıvermesin sizi sonra dönüşte 🙂 Yoo hiç de kıskanmıyorum tatil planlarınızı, yoo kayak merkezleri cezbetmiyor ben gibi ekvator insanlarını. Evimde, camın dibinde ama dışarı bakmadan, koca bir fincan kahveyi yumuşak parmak hareketleri eşliğinde sizin ne yaptığınızı izleyerek geçirmek en büyük hayalimdi 😀 Kızımın “tatil kitabının” sayfalarında kendimi kaybetmek, bitmeyen YGS kursumda Batı Cephesi muharebelerini anlatmak, “hey nasılsa tatildesin görüşelim bari” diye pusuya yatmış akraba-i taallukatla vakit geçirmek (varlıkları için binlerce şükür) ortalama bir devlet memuru daha ne hayal edebilir bi söyleyin 🙂 Tamam, şaka bir yana gerçekten “taaatiiiil” diye abartmadım bu sefer. Kızım dedim, kendine gelecek bir şekilde şöyle bi kaç gün okula gitme stresi olmadan yavaş yavaş pişir kendini ağır ateşte, delirme dedim. Ne yani on beş günde Amerika kıtasını yeniden keşfedecek halin yok. Havaalanlarında beklemek, yollarda telef olmak, iki çocukla birlikte birine kim bilir nerede olan tuvaleti arayıp, birinin “anne ne kadar kaldı” sorularına muhatap olmadan, uzat şu bacaklarını dedim, dinledi beni.. ohhh mis! Tamam, bunların hiç birini dememiş olabilirim, gelişmeler beni bu cam kenarına oturtmuş olabilir, ne yani gelişmeler adına özür mü dilemeliyim?

Bir rutinim olmadı hala ama gün içinde tekrar tekrar yayınlanan komik videolar gibi bazı olaylar rutine bindi. Kızımı mütemadiyen mutfak tezgâhında suçüstü yakalamak (tatlı avına çıkmış oluyor), oğlanı bin yüz seksen yedinci kez “kalk o bilgisayarın başından” diye uyarmak, kalkınca kardeşini döverken yakalamak ve tekrar oturmasına göz yummak ve “ne pişiricez bugün yaa” sorunsalına son dakika çözümleri bulmak! Son dediğim konusunda bilimsel bir makale karalayabilirim, doktorasını yaptım. Makalenin adı “Önceden Islatmadan Kuru Fasulye Pişirmek ve Çalışan Kadının Zamanla İmtihanı” olabilir. Bence uygun. İnceleme komisyonunu kuru-pilav yemeye davet edersem bölüm başkanı bile olabilirim 😉 Olmuyorsam tek neden akademisyen hasetliği içinde başka bilim insanlarının dedikodusunu yapmak istememem! Öğretmenler odası bu noktada yeterince tatmin ediyor beni zaten..

Şimdi “yumuşak iniş” derken ne kastettiğimi açıklamak isterim… Sanırım şimdiye kadar yaşadığım şeyler yüzünden, “olacak olana” temkinli yaklaşmak, büyük hayaller kurmamak (çünkü büyük hayallerin kırığı zor iyileşiyor), beklentiyi minimum seviyede tutmak gibi savunma mekanizmaları geliştirdim. Bunlar aslında kişisel gelişimcilerin hiç duymak istemediği şeyler biliyorum.. Kusura bakmasınlar ama hem kızıp hem de bedava terapi yapmıyorlarsa istediğim mekanizmayı geliştiririm! Böyle mekanizmalar geliştiriyorum diye “uzak hedeflerim” yok değil.. Ama benim “birim hedef” ve “birim hayal” dediğim şeyler var. Sizden matematik dersinde kullandığımız tahta metrenin milimetre çizgilerini hayal etmenizi istiyorum. Hah, benim hayatımda hiçbir gelişme desimetre boyutunda birdenbire olmadı. Bir desimetre boyu gidebilmek için tüm birim milimetre çizgilerinin üzerinde zıpladım Mario gibi. Hatta zıplarken düştüm, geri bile döndüm. Ve yaşantım böyle ilerlerken bi gün aynaya baktım ki başımda bir hale oluşmuş. Bir nevi modern zaman dervişi olmuşum. Yani sabah uyanıp kendimi bir kayak merkezinin lüks otel odasında kahvaltı kokuları içinde uyanmış bulmasam da “heyoo bugün okula gitmedim, yuppi keyifle bi kahve içeyim” havasına girmekte zorlanmıyorum. Şimdi bu yazıyı okuyup da ilk dediğimi yaşayan arkadaşlar varsa hasetlendiğimi düşünmesinler 🙂 Onların da temiz dağ havasını ciğerlerine çekip, koca beyazlığın içinde “iyi ki buradayım” diye gülümsemesi ya da bir diğerinin sıcak bir iklimde güneşin bu mevsimde bile yüzünü ısıtıyor olmasından dolayı keyif alması benim için ancak mutluluk kaynağı olabilir. Bu konudaki hislerini ya da büyük gülümsemelerini samimiyetle paylaşan insanları seviyorum.. Anlatmaya çalıştığım şey şu. Oraya giderken öyle büyük mutluluk beklentisiyle gidip “lanet olsun bu muydu, çok az keyif alıyorum ben” duygusu… Daha da acıklı olan şey de hiç mutlu olmasa, keyif almasa bile mış gibi yapmaya kendini zorlayan insanlar (bkz.evden paylaştığım tüm fotoğraflar 😀 Tamam konuyu bağlıyorum, aslında istediğim, aranızdan birinin çıkıp tam da bu yazdığım şeylere karşıt bir manifesto yazıp “daha fazlasını hayal etmenin”, “en güzelini istemenin”, “beklentiyi en üst seviyede tutmanın” harika bir şey olduğuna, olmazsa bile hayla kırığımın çabuk iyileşeceğine beni ikna etmesi, kusura bakmayın ama iki haftalık tatili alçıda geçirecek değilim zira… 🙂

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.