İntikam

0 4

Devasa büyüklükte bir bahçeydi. Çaycı Osman Abi, sırasıyla her birimizin eline sepetleri tutuşturuyordu. Hemen hepimiz terbiyeli birer çocuk gibi sessizce sepetleri kavrayıp bahçenin derinliklerine doğru ilerliyorduk. Görevimiz ideal büyüklüğe erişmiş kabakları toplayıp sepete atmaktan ibaretti. Kimsede yılgınlık belirtisi görünmüyordu. Ofisteki hallerinin aksine herkes acayip bir şevkle çalışıyor, sepetler dolup dolup taşıyordu. Hatta Halkla İlişkiler Departmanında çalıştığını zannettiğim Zeynep Hanım bir türkü tutturmuş millet ona eşlik etmeye bile başlamıştı.  Buradaki azmin çeyreğini göstersek şirket kanatlanıp uçardı. Belki de güneşin kavurucu sıcağına kalmadan sabahın erken saatlerinde olmamızın etkisiydi. Zaten birkaç saat içinde bahçede toplanacak kabak bırakmamıştık. Bahçe sahibi hayretle yevmiyelik işçilere parmak ısırtacak bir hızda çalıştığımıza dair bir şeyler mırıldandıktan sonra o mutlulukla bahçenin sonundaki erik ağaçlarından istediğimiz kadar erik toplayabileceğimizi söyledi. Gruptaki sevinç nidasını duyduğumda irkildim. Normalde “hesapçı patronumuzun” yıl başlarında hazırlattığı hediyeliklerin mütevaziliğinden ya da ofisteki filtre kahvenin kalitesinden yakınan bu gruba bir kaç erik kafi gelmişti. Kalabalığın coşkun seline kapılıp erik ağaçlarına doğru sürüklendiğimde koluma dokunan Demet’in temasıyla sersemledim. “Ahmet, sen ağacı silkelesene!” demişti. Bu kızdan acayip hoşlanıyordum ama adımı bilmesi hele bir de koluma dokunması beni çok etkilemişti. Tam ağzımı açıp ona ilk gerçek cümlemi söylüyordum ki yönetici asistanı Berra Hanım kabak çiçeği dolmasının enfes tadından bahsedip onların aklını çeldi. Kızların neredeyse tamamı onun peşine takılıp kabak çiçeği toplamaya girmişti bile. Benim dışımda hiç bir erkeğin etkilenmediği bu gidişin ardından erkekler kah ağacın tepesine tırmanıp kah erikleri birbirlerine fırlatıp nahoş espriler yaparak eğlendiler. Her şey bitip servislere binme vakti geldiğinde bahçe sahibi her birimize otuz beşer lira vereceğini duyurdu. Bu toplulukta ikinci bir sevinç nidasına sebep oldu. Hem eğlenmiştik, hem de para kazanıyorduk. Tabii ki ben sıranın en sonundaydım. Avucumdaki paranın sıcaklığı geçmeden o ana kadar ortalıkta görünmeyen patronumun cebine bahçe sahibinin üç yüz lira sıkıştırdığına şahit oldum. Patronumun yüzünde beliren sırıtışı asla unutamadım. Adam, kişisel gelişim uzmanlarına avuç dolusu para saçıp bize takım olduğumuzu hissettirecek oyunlar düzenletmek yerine kazan-kazan yapmıştı. Herkes halinden memnundu. Ben bile Demet’le az da olsa iletişim kurabilmiştim. Ama o hain sırıtış hiç aklımdan çıkmadı.

Aylar sonra, yıl sonu hesapları için herkes mesaiye kaldığında bilgisayarın başında sadece bir an tereddütte kaldım. Mayın tarlası mı Solitiare mi? Sonra Solitiare’in üstüne çift tıkladım. Mesai bitimine kadar gözlerimi bir an olsun ekrandan ayırmadım.

Ne de olsa intikam soğuk yenen bir yemekti…

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.