Eşref-i Mahlûkat

0 8

Üniversite yıllarıydı, Edirne’de tıp fakültesinin karşı tarafındaki buğday tarlalarında başakların akşam güneşinde dalgalanışını izlerdim.
Ne büyük bir hayranlıktı.
Bazı otobüs yolculuklarının ortasında bir yerde uyanıverip, pencereden yüzüne vuran güneşin daha da güzel manzaraları yarattığına tanık olmak da böyle bir tat verirdi. Sanki bambaşka ve çok güzel bir dünyaya uyanmak gibiydi. Yolun bir yerinde -takip ettiğin, tutunduğun ve aslında incecik bir çizgi olan- asfalt biter; sol ve sağın inadına uçsuz bucaksız ağaç, yeşillikle kaplı yükseltiler ve çukurlar, vadiler ve kayalıklar, kuşlar ve hayvanlarla dolardı.
Gençken güzelliklere ayarlı oluyor demek ki insan henüz alışmamaya çalışmanın verdiği dirençle hep güzelliğe ayarlı hep kavgacı bir aşkla…

Bir polis memuru kolundan sıkıca yakaladığı 13-14 yaşlarında kirli mi kirli, çıplak ayak, başı kabak, sümüklü bir Çingene çocuğunu ensesine şaplaklar atarak bir yere doğru götürüyordu. Sonradan öğrendiğimize göre Selimiye camiinin minaresine kaçak tırmanıp ilk şerefeden aşağı tükürüp küçük çakıl taşları atıyormuş.
Sinan’ın muhteşem mimari harikasına, her nakışı ayrı kıymet, her detayında bir muhteşemlik gizli bu şahesere, tarihe ve bugüne hakaretti aslında. Okuma yazma bile bilmeyen bu çocuk yaptığıyla kirletiyordu, tokatlar yaptığına değil de varlığına iniyor gibiydi. O zaman her iki duruma de inen bu tokatlara çok hak vermiştim.
Yol kenarında durup beyaz bir gülü koklamaz mıydı? Sabah erken parsayı toplamak üzere inşaatlardan demir, tuğla, çimento çalarken o sırada söken şafağı seyretmez miydi? Yok canım.
Çocuk yaşta kurutulmuş bütün rengi soldurulmuş hayatında ne güzellik arayacaktı ki?

Mezun olduktan birkaç yıl sonra, Keşan otobüs terminalinde yine bir başka çocuk takılmıştı gözüme. El yapımı ayakkabı boyası sandığının başında oturmuş fırçayla “tak-kara tuk-kara” ritim vuruyor yanındaki diğer çocuklara artık tekme sille o sırada hangisi müsaitse onunla karşılık veriyor ve o eğlenceyle karışık itiş kakış içinde müşteri kapmaya çalışıyordu.
Ayakkabılarımı boyarken laf olsun diye “okula gitmiyor musun bakiim “ diye sorduğumda küfür gibi bir bakışla “ben okula gidersem senin ayakkapları nasıl boyaycam beya?” demişti. O saniye çocukluğu bitip benden büyük bir adam gibi kalakalmıştı.
Kabul etmişti, çoktandır fazlasını bilmediği için isteyemiyordu da hayattan, görmezden de gelinebilirdi elbet. Böyle sikindirik sorular olmasa daha da iyiydi ya, illa bir hıyar çıkardı hiçbir işe yaramayan varlığıyla günün rengini kaçıran.
Boya ücreti 2 tl iken 20 tl vermiştim o zamanın milyon parasına denk. Parayı alınca bozdurmaya koştu “kalsın ulan al” dedim “bir dahakine hem daha güzel boyayacan hem de bedava. böyle eşek boku gibi boyarsan nah görürsün parayı…”.
“bundan sonra allayım sensin be!” demişti.

İş hayatına atılıp dünyayı dolaşmaya başlayınca her sokağın birbirine benzediği gibi hayatların da ne kadar birbirine benzediğini gördüm.
Her fakirlik, her zenginlik, her açlık, her mutluluk, her övünç, her korku… Yerçekimi gibi dünyanın her yerinde aynıdır.
Tepeden kopan bir kar tanesi gibi başlar farkındalığın, gözünü açtığında dağın eteğine gelmiş ancak bu sırada çığ oluvermişsindir.
Babamla ava gittiğimiz zamanlardı, dünyanın kalanı bir buharlı makine gibi tıslarla puflarla büyük bir hırgür içinde yağlı dişlilerinin arasında gıcırtılarla dönerken; biz üç kişi, karın tipinin ortasında bir hiçliğin içindeki 2 metrekare alanda, üstümüzden geçecek ördeklerin önümüzdeki su birikintisine konmasını ve sonrasında onları öldürmeyi beklerdik. Çatısı otlarla kaplı ve aslen bir kayık olan av yerinde bu sırada duyabileceğin sesler; rüzgar, nöbeti bitip uyuyanların osuruk ve varsa orada seninle birlikte bulunan farelerin kıtır kıtır kemirme sesleri olurdu.
O esnada dünyada neler olduğunu bırak sana ne olacağını bilemediğin bir durumun ortasında tek kaygın yaşamak veya yaşar-kalmak oluverir ve vahşi doğanı fark etmeye başlarsın.
Bunun farkına varmama sebep; gecenin bir yarısı aniden bastıran, saatlerce yağıp ve ortalığı göğsüne kadar suyla dolduran yağmurdu. En yakın medeniyet 15 kilometre uzakta ve oraya kadar boğulmadan, soğuk suya teslim olmadan, uyuşmadan gitmek zorundaydık.
Vardık…
Vardığımızda yaşam bir hediye gibi fırından çıkan sıcak ekmekle karşılamıştı bizi. Fırıncı bu üç ıslak adama bakarken “amma da yağdı haa! ne işiniz var oğlum bu havada” deyivermişti oysa kendi de avcıydı ve çok daha berbat zamanlarda ve berbat durumlarda kalmıştı.
İnsan olmak biraz da bu ölüm kalım durumundan kurtulmanın ferahlığıyla ortalığı güzelleştirmekti. Fırın, insanlığın yarattığı her güzellik gibi sımsıcaktı…
Sonrasında neredeyse her aklıma takıldığı zaman, birden onbine çoğalıp anında onbin yerde nefes alır hale geliyor; bir yanda uçakla bombalanan bir Irak şehrinde 4 yaşındaki torunu kaybolmasın diye elini sımsıkı tutan, evinin çatısı az önce bombalanmış kör bir dede olurken, diğer tarafta Pakistan’da akşam saat dört gibi parkta yatacak yer arayan bir fakirin acelesini yaşıyordum. Gezdiğim her yerden, her dinlediğim haberden, her kitaptan emanet bir eziyet taşımışım yanımda görgü diye meğerse…
Her hissettiğim nefesle zehirlenen her defasında daha da çok acıyan, yanan ben miyim, yoksa insanlık adına kendim için fiyakalı acı çekme usulleri mi icat ediyorum diye soruyordum artık, kendimden başka hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimi bildiğim bir dünyaya.
Nasıl buraya geldik?
İnatla doğamıza, birbirimize yabancılaşıp, gerçek değerleri bile isteye yozlaştırdık, küçük faydalar için ne büyük şeyleri yok ettik…
Bir deprem olsa hayatımızı birkaç günden daha fazla devam ettiremeyeceğimiz bir sistemde, suyu, elektriği, gazı, interneti, kesilse yaşanması mümkün olmayan düzenlerde ne yapıyoruz?
Ekmeği, suyu bir kenara, bıraksan doğada yönü bulamaz halde yaşadığımız şeyin adı nedir?
Toprağı, suyu, denizi, dağı, ormanı sahibiymişçesine hor kullanan, yok eden yakan başka hangi yaratık var insandan başka?
Çocuklara; gerçekte hiç işlerine yaramayan bir çikolatayı üretmek için Endonezya ormanlarının neredeyse ilgili kısmının tamamını yok eden haris endüstriyi hangi şeytanlıkla uygun karşıladık.
Bu şeytanlık içimizdeki hangi damara dokunuyor ki, bu kadar acı acı ötmesine karşın birden bakışlar sessizce yere eğiliyor. 60 yaşındaki bir dingilin 12 yaşındaki kız çocuğuyla evlendirilmesine bile rıza gösteren cahillik hangi tarafımızı suç ortaklığına çekiyor.
Endüstiyel tarımın gözümüzün önünde çiftçiyi yerden yere vurmasını seyredip yerde kan revan içinde kalana bir tekme de biz eklemiyor muyuz?
Beyazıt çınaraltında, sahaflar çarşısının hemen önünde müflis ama hayata bir şekilde tutunmaya çalışan, İstanbul beyefendisi olduğu her halinden belli olan bir kişi ve eşine; sattıkları gömleğin fiyatını soran apaçi saçlı çocuk “son ne kadar olur aaabi?” deyince. Bakışları yılgınlıkla yığılan, buna rağmen müşterisi olan gence kibarca “daha ne kadar inmemi beklersin evladım, bu gömlek saf ipek ve İtalyan malı” demişti yirmi yıl kadar önce. Tanık olduğum acıklı olaylardan biriydi, “bu kalabalık, toplum sayılmamalı” demiştim içime attığım zehire etiket olsun diye.
Videolarda kafesten vahşi doğaya salınan kartalların, aslanların, maymunların atların davranışlarını seyrediyoruz acıyarak, sevinerek, görebilsek keşke biz neye benzeriz acep?
Yağmur dindikten sonra evimizin önündeki düzlükten inatla ileriye doğru yorulana kadar yürürdüm karşıda Yunanistan olduğunu bildiğim bunun dışında neresi olduğunu hiç merak edip bakmadığım haritadaki sınır çizgisi bir şekilde aklımıza da çekildiği için gidemediğim bilemediğim bu ufka doğru durmaksızın yürürdüm. İlk fark ettiğim hemen arkamdan pıtır pıtır sessizce beni takip eden bir şeyin varlığı olmuştu. Arkamı dönüp baktığımda hiçbir şey göremiyor ancak tekrar yürümeye başlayınca ses de başlıyordu. Korkunçtu bir taraftan.
Fark etmem çok uzun sürmemişti. Yağmurla yapışkan hale gelen toprağa üzerine basıp yapıştırdığım otlar ben ayağımı kaldırdıktan bir süre sonra “pıt” diye yeniden ayağa kalkıyordu.
Keşke sizin gibi olabilsem demiştim ıslak otu seyrederken.
Doğadaki bütün doğal güzellikler gibi dayanıklıydı.
Bizim şu anda olduğumuz her şeyin karşısında…
Ne harisçe bir kapışma kavgası veriyordu, ne iki üç adım birden atarak nereye varacağını bilmeden koşturuyordu. Otken bile duruşunu bozmuyordu, savruk nereye bastığını nereye gittiğini bilmeyen dev bir manyaklık olanca ağırlığıyla seni çamura gömmesine rağmen “pıt” diye korkutuveriyordun. Ot olmanın güzelliği işte birader!

Şimdi o şerefeden tüküren çocuğa kızamıyorum.
”pıt” diye korkutuyordu seni, yarattığını sandığın, cahilce sahiplendiğin medeniyet dediğin şeye zerrece faydan ya da etkin yokken onun varlığı bir irade beyanı, vahşi bir manifestonun vücut bulmuş hali olarak senin varlığını etkisizleştiriyorken korkmalıydın da…
Mimar Sinan’ın kubbesinin muhteşemliği karşısında ağzı açık bakakalmışken gözün tavanda o tükürük tam da suratına düşüyor “sen ne yaptın?” diyerek.

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.