Edebiyat Çorbası

1 37

-UNUTULAMAYANLAR-

Beş altı yaşlarında, evcilik çağında, yağlak ekmekle ve oyunla doyabilen bir çocuktum. Biriciktim. İlk göz ağrısıydım. Okulun lojmanında oturduğumuzdan sürekli okuldaydım. Yazı yazmayı kendi kendime öğrenmeye başlamıştım. En iyisi okula başlasın, dedi annem. Başladım. Sabahında, akşamında sis olan bir köyde yaşıyorduk. Tam masallık bir köydü burası. Masallarla, kitaplarla yaşamayı seven bir çocuğa göreydi. Sislerin içinden sihirli lambalar, uçan halılar geçerdi. Hayaldi. Kendi halinde bir kız çocuğu olmak böyleydi. Dünyam büyüktü, ben küçükken. Dünyam küçüldü, ben büyüyünce… Hala dünya küçük!

Çeşme başında oynaşıyordu çocuklar. Birbirlerini çok seven, ama nasıl seven! çocuklardı. Su içeceklerdi. Sıradaydım. Sırasızlar vardı sırada. Sırasızlar çoğalınca karıştı sıradan bir su içme töreni. Ben önce içecektim diye büyüklenen biri itti su birikintisine arkadaşını. Suya iten yok oldu. Suya düşen sağ oldu. O sırada babam yetişti. Yetişirdi. Kulaklarımdan çekti. Ayakta olan, toz olamayan bendim, yere düşen ben değildim. Bir daha yapma, dedi. Yapmadım. Yaptım mı? Ben yapmadım, baba, dedim. Burada baban yok, öğretmenim diyeceksin dedi. Öğretmenim, müdürüm, dedim. İçimden dedim. Duymadı. İçime gittim. Ağlamadım. Kavaklığa attım kendimi. Başımda kavak yelleri esmiyordu. Eylem yapamazdım. Protestodan anlamazdım. Kavaklarla dertleştim. Kavaklar öyle güzel salınıyordu ki… Anneme sorsanız zikrediyordu. Olabilirdi. Anneler bilirdi. Ben yapmadım, dedim kavaklara. Dinlediler. Müdür de dinledi. Savunma vermedim. Sen yaptın zannettim, dedi. Ayrıcalıklı olmaman için de böyle davrandım, özür dilerim, kızım dedi. Sarıldı, öptü. Unutalım, gitsin dedi. Babamdı, ilkokul öğretmenimdi. Müdürdü. Altı yaşıma girmeme birkaç ay kalmıştı. Unuttuk gitti. Sevgi, unuttuk gitti de gizliydi. Ortaokul birinci sınıfta, Türkçe yazılısında kompozisyon konusuydu bu: “İlkokul yıllarınızdan unutamadığınız bir anınızı kompozisyon kurallarına uygun bir şekilde yazınız.” Yazılıda aynen bu şekilde yazmamıştım tabi. Altına da imzamı atmıştım. Öğretmenim, yazılıları okurken Yasemin, aferin, bir daha kompozisyonun altına imza atma olur mu, dedi. Ve bana ismimle hitap etmeye başladı. Kompozisyonunu çok beğendim, hiç durma, yaz, yazar oluncaya kadar, deyiverdi. Yazar olmuş kadar olmuştum. Çocuk değildim artık. Ortalıkta yazar yazar dolaşıyordum. İlgilendi öğretmenim bizlerle. Bir gün, bizi yeni Türkçe öğretmenimizle tanıştırıp gitti. Artık ne yazardım ne de küçük… Büyüyordum. Sevgi, ilgiydi, emekti. Biliyordum. Unutursunuz deyip gitmişti öğretmenim. Unutmamıştım. Yeni Türkçe öğretmeni umrumda değildi. Öğretmenimiz, çiçekleri çok severdi, masanın üstünde çiçek, camların önünde çiçek… Derslerine girdiği bütün sınıflar çiçeklenmişti. Bense defterlerimin kenarlarını çiçeklerle süslemeyi severdim. Gördü. Defterimi aldı. Sınıftaki arkadaşlara gösterdi. Arkadaşınızın defterini inceleyin, Türkçe defteri böyle olur, dedi. Çiçeklerle süslenmişti defterim. Konulara uygun özlü sözler, sevdiğim şiirlerden seçme dizeler vardı ayrıca. Bana ismimle hitap ediyordu ya… Yazar falan olmama gerek yoktu artık. Tiyatro oyunlarında görevler veriyordu bana. Hemşire mi olmadım, öğretmen mi, kaynana mı? Ne güzeldi dünya! Sevince her şey olabiliyordun. Mutlu olabiliyordun. Sevgi, mutluluktu. Ben büyüyordum bir yandan. Gidişleri anlıyordum. Gidiyordu öğretmenim. Edebiyatı seveceksiniz, biliyorum deyip gidiyordu. Lisedeydim artık. Edebiyatı sevemiyordum. Lisenin ikinci yılında derslerimize girmeye başlayan edebiyat hocamız çok güzel gülümsüyordu. Bana da gülümsemişti. Sevmiştim. O yıllar, öğretmenler odasının harem gibi özel, gizemli olduğu yıllardı. Herkes öyle kolay giremezdi o odaya. Nöbetçiydim bir gün. Fırsattı. Öğretmenler odasına çay götürüp getirirken hocamı yakından görme ve sohbet etme imkanı bulabilirdim. Heyecanlandım. Dilim dolaştı, yüzüm kızardı. Ben edebiyatı çok seviyorum da bana ödev verebilir misiniz, diyebildim. Ödev verdi. Bütün işim ödev hazırlamak olmuştu. Evi okula yakındı. Göstermişti evini. Evinin önünde beklemeye başladım. Evden çıktığını görünce oradan geçiyormuş gibi yapardım. O kısa yolda onunla yürümek çok güzeldi. Kitap getirirdi bana. Okurdum. Konuşurduk. Okul çıkışında o kısa yolu beraber yürürdük. Artık, okuyacağın kitapları kendin seçebilirsin dedi. Evinde oturuyorduk . Ben hiç yüzüne tam bakamıyordum onun. Lütuftu. Yazar olmama gerek yoktu. Hem gözüm de yoktu öyle yazarlıkta falan. Daha okulun kapanmasına birkaç ay vardı ama gidecekti. Evlenecekti. Konuşmuyordum. Herkes çok üzülüyordu halime. Sizi gelinlikle görmeyi çok isterim, dedim. Göremedim. Aradım. Bak, seninle gelinliğimle konuşuyorum, dedi. Teselliydi. Unutma, dedi. “Seni seviyorum.” Sevgi, “seni seviyorum” diyebilmekti. Öyle güzel, öyle güzeldi ki… Yeni edebiyat öğretmenime alışamazdım. Herkes halime çok üzülüyordu. Hocamız da anlamıştı. Bir gün dersten çıkmıştım. Arkadaşlarıma sormuş. Arkadaşınızın neyi var diye. Anlatmışlar arkadaşlar. Biz de üzülüyoruz hocamızın gittiğine ama Yasemin, bir başka üzülüyor. Ertesi derste ödevler vermeye başladı hocam bana. Edebiyata kabiliyetin var deyip şiir ezberletmeye başladı. “Gül yüzünde göreli zülf-i semen-sây gönül Kuru sevdada yiler bî-ser ü bî-pây gönül Dimedüm mi sana dolaşma ana hay gönül Vay gönül vay gönül vay gönül ey vay gönül” Ahmed Paşa Ben yine sevdim. Çok şükür sevdirene… Sınava hazırladı bizi hocamız. Bitmez tükenmez bir hazineydi bizim için. Tek isteğim edebiyat öğretmeni olmak oldu. Yıllıklar hazırlandı liseden mezun olurken. Hocamız için Ahmed Paşa’nın murabbaının bir bendini değiştiriverdik. “ Lise sonda göreli edebiyat dersi hey hocam Üniversite vız gelir bize artık hey hocam Demedik mi biz size bol not verin be hocam Vay hocam vay hocam vay hocam ey vay hocam” Arkadaşlar halimi resmetmişler. Edebiyat Çorbası, karın doyurmuyor. Üsküdar Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde edebiyat memuruyum efendim. Arz ve selam ederim.

1 Yorum var
  1. İsmini vermek istemeyen

    Mükemmel yazmışsınız teşekkürler.

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.