DUA

0 4

20 li yaşlarım… Kılıçköy’de güzel bir yaz sabahı eve ekmek almak için 13 yaşındaki kardeşimin o zamanlar moda olan BMX kopyası bisikleti ile son sürat fırlamıştım evden. Ben çıktıktan hemen sonra o bölgeden geçen köyün en kuvvetli çoban köpeği Bobi bahçemize dalıp aralarındaki abartılı boy farkına rağmen bölgesini korumaya çalışan köpeğimizi boğmaya başlamış.

Babam da, ben ekmeğe gitmek yerine köpekle oynadığımı düşündüğünden hırlaşmaları önemsememiş. Nice sonra bu seslerin pek oyun olmadığını anlamış olacak ki “ne oluyor ya hu” diye bakmak için çıkmış. Ne görsün… en fazla yedi-sekiz aylık yavru boğulmak üzere. Çitin diğer yanında köpeğin sahibi ve çoban; bu küçücük köpeği boğan kendi köpeklerini ve adaletsiz dövüşü seyrediyorlar.

Sonrası vahim; bir iki bağırıştan sonra ona kulak asmayan Bobinin belinin ortasına baltanın sapı ile sağlam bir vuruş, akabinde aynı sopayı sahibe ve çobana doğru sallayış…

Ben elde ekmek bahçeye girerken; bahçede felçli gibi yatan Bobi’yi, onu durumdan faydalanarak hırpalayan Maça’yı (bizim köpeğimizin adıdır) ve iki adama sopayı sallayan babamı görmüştüm. “ artık gelip alabilirsiniz” diyordu…

Hangisi değiştirir dünyayı? Kararlılıkla sıkılmış iki yumruk mu – ki karşısında mutlaka dengini ve çoğunlukla daha da organize ve güçlüsünü bulur-  yoksa yukarı kaldırıp derin bir tevekkülle her şeyi bilip duyana; zaten “evvelce malumu olan” şeyler için yarım yamalak yakarmak mı?

Cevaplayamıyorum… Elbette ilki demeyi çok isterdim oysa. Allaha “beni yanlış dua etmekten koru!” demekten başka bir şey söylemeye utandığım bir çağda yaşıyorum çünkü.

Aslanların yeteri kadar hızlı koşamayan manda yavrularını yediği, güçlünün zayıfı bir hamlede olmasa da zekâ ve güç kullanarak (ancak yine de emek vererek) alt ettiği, bölgesinden ve gen havuzundan uzaklaştırdığı bir dünya… Farklı yoğunluklu ve sürekli bir Savaş meydanı.

Dünya ne yazık ki bu kadar basit ve adil değil. O güzel günler de çok gerilerde kaldı. Aslanların ve mandaların nesli tükendi…

Artık, ordularla desteklenen, çıkar gruplarının bölüştüğü yeraltı ve yerüstü kaynaklarının yanında, belki mütevazi bir envanter kalemidir “İnsanlık”… Devlet dediğin şeyse bu paylaşımın taşeronu hükümetlerin oyuncağı…

Hakkında kararlar verilen, uygulanan ve bunların tümünü onun yararına ve onun izniyle yapıldığına inandırıldığı yeni Dünya. Buna rağmen fabrika ayarı hızla “diğerinden oyu aldım, sana mı soracam lan”’a kaymaktadır. İnanmayan küreselleşme karşıtlarının yaptıkları demokratik eylemlerde maruz kaldığı muameleye bakabilir.

Bir ilaç şirketinin danışmanı ve aynı zamanda Dünya Sağlık Örgütü üyelerinin kararı ile herhangi bir hayvan cinsi ile başlayan grip için tüm insanlığa milyonlarca dolarlık kazıklar attığı; “aşılanacaksın” emriyle minik bebeklere her araştırmada bilmem ne zararları ortaya dökülen aşılarla, elinde 1000 birim para yapacak altın varken dünyanın sahibi hüviyeti ile bunu 1.000.000 “kağıt üzerinde” paraya eviren muktedirler, foreksçiler, bankacılar…

Senin dedenin; onun dedesini göğsüne süngüyü batırıp, bir siperin dibinde ölüsünü bıraktığından yüz yıl bile geçmeden senin paranın onun parası karşısında 1.000.000 kat küçülmesi kolay açıklanamaz elbet.

İki işçi de aynı işte, aynı sürede -ancak farklı gsmh’ya sahip memleketlerde- çalışıp biri öbürünün beş misli fazla kazanıyorsa ve bu farkı sadece diğerinin ülkesinin gelişmişlik seviyesiyle açıklıyorsak biz de kandırılanların listesindeyiz demektir.

Nihat efendiye ramazan programlarında soru soranlara gülmek yerine samimi bir aynayla kendimize bakmalı. “efendim iyi niyet hakkaten var mı?!” ya da “umut etmek günah mıdır?”

Kendimizi bu “aptal bir mutluluk illüzyonu uğruna kandırılmayı kabullenme” durumunun neresine koyabiliriz? Ben en öne yazıyorum kendi adımı. En çok benim aklım bu cehennemde mutluluk yaratmaya çalışıyor bana göre.

Sokaktaki bir kediye bir liralık mama verdim diye “ebu Hureyre” havaları doğuyor içime ya Rab!

Köpeğim Maça kadar bile etkim yok dünyaya beni toz eden muktedirin karşısında, o en azından Bobiyi bir iki kere ısırabilmişti -ki kendi dünyasında kahramanlık hikâyeleri düzülmeli bunun için-…

Dua neye yarar? Hiç gerçekten düşündün mü? Kapsamı nedir?

“Allah’ım ben her işimi doğru düzgün yaptım ne olur başıma bir felaket verme” deyip onu potansiyel oyun bozan yerine koymak ve gücendirmek midir Tevekkül?

Yağmuru zamanında yağdırması gerekirken; kuraklıktan gebertene, mahsülsüz, aç susuz bırakana seslenmek mi duadır? Bir şeytan ruhlunun senin atmosferini manipüle etmesini, üstüne uçaklarla zehirli spreyler sıkmasını anlayamıyorsan… Tohumunu; senin kar hırsını ve zenginlik hayalini senden daha bilen bir tekelin modifiye ettiğini; bu sürecin sonunda soyunun kuruyacağını veya hamam böceğine dönüşebileceğini bilmiyorsan, araştıramıyorsan…

Çocuklar… İki yaşında daha konuşmayı bile öğrenemeden, bir kaçak filikasında, babasının çaresiz kucağından kayıp; Ege’nin serin karanlık sularında kaybolduğunda diğer tarafta ruhuyla ilk karşılaşan kim olacak? Nasıl bakacak gözlerine? Nasıl bir açıklama getirecek yaşadığı bir buçuk yıllık ömüre?

Dedesinin cehaletinden veya satılmışlığından dolayı ülkesinin bütün zenginliklerini kaybedip; yeni sahiplerin her şeyini elinden aldığı bu dünyada hiçbir şey öğrenemeden, sadece un ve bulanık suyla hazırlanmış lapasını yiyen, ayakkabı lastiği veya kullanılmış litrelik pet şişeden sandalet giyen bir çocuğa hangi adaletten bahsedeceksin?

Sadece hakim olmak için karşısındaki her şeyi, en küçük fikir kırıntısına varana dek yok edene; her şeyin gerçek hakimi olarak bir şekilde engel olmak da mı yok bu kitabın bir yerinde.

Dünya savaşında milyonlarca insanın yanarak ölümü nasıl izlenmiştir cennette sabırla? Çanakkale’deki sarıklılar, Yemendekilerde ne kusur buldu ki gözleri kostik havuzlarında yanarak kör kaldılar…

Ya fotoğrafı çekilirken; objektifi silah sanıp ellerini kaldırıp teslim olan 4 yaşındaki kız çocuğunu görüp nasıl bir iki yüzlülükle evdeki yaşıt kızını sevebileceksin?

Dua ettiğinde ne dediğini duymak gerekir.

Her sözünle, senin bağırsağından ve aklının derinliklerinden geçeni bilenin karşısında daha da rezil ve küçültücü isteklerde mi bulunuyorsun?. (Allah’ım şu sabilerimin hatırına bu sefer loto bana çıksın noooolur)

Dünya işleri ile ilgili dua ederken (hani ruhun çok yüceldi ya) yarın sana sorulacak (senin de iki elin, iki ayağın, aklın ve kalbin vardı… sen ne yaptın?…) sorularına hazırlıklı mısın?…

Söyleyeyim…

Eğer iyi kalpli polyanna gibi pamuk bir tanrı var ise (ki hepimizin beklentisi budur) doğru dine ve onun doğru mezhebine inananlar (Biz! Biz!) ne kadar günahkâr sefiller olursak olalım hiç hak etmediğimiz cennetlere gideceğiz.

Yok, kutsal kitaplardaki gibi tam karşılık cezayı mizan hassasiyetinde verecek ise önce biz yüz kere yanacağız, aklı çalışan eli ayağı tutan ve inek gibi olanları seyredenler.

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.