Doğu Vakası – 3

0 11

…İncelikle döşenmiş taşlarla kaplı yolların aşağılara, denize doğru aktığı dar bir yokuştan yukarı çıktım. Kalabalığa bu denli karışmış olmanın verdiği panik usul usul çekilmeye başlıyordu ruhumdan. Zihnim, tıpkı eski günlerde olduğu gibi keskin ve düzenli çalışmaya başlar gibi olmuştu. Yokuş ve adımlarımın sıklığı vücudumda dolaşıp durmakta olan kanı daha da hareketlendiriyor, güneşin doğudan hafif yükselişi içime uzun zamandır yabancısı olduğum bir yaşama sevinci veriyordu. Gelip geçiciliğinden emin olduğum anlaşılmaz bir sevinç. Kış artık yavaş yavaş çekilip ilkbaharın ilk tatlı ışıkları kerpiç evlerin iliklerini ısıtmaya başladığı günlerde, peykelerde ölümden uyanmış gibi sersem sersem uçuşan kara sinekleri görünce duyduğuma benzeyen ilkel bir yaşama arzusu. Çocukluktan kalma olduğu muhtemel, ırkın veya insan olmanın getirdiği kabahatler henüz sırtımıza sarılmamışken duyduğumuz o tarafsız, salt var olmaktan duyulan sevinç. Mutluluğun veya bahtın iplerinin sadece ve sadece kendi ellerimizde olduğu, yalnız bir diz yarası veya bozulan oyunlardan duyduğumuz huzursuzlukla tedirgin olan taze ruhlarımız muhtemel korkunç istikbali bilincin duvarları dışında sezmiş olsa gerek ki, anlıkta o an süregelmekte olan katıksız saadeti bozmamaya özen gösteriyordu. Yokuşun sonu bir düzlüğe çıkmıştı. Etrafta yığıntı gibi üst üste duran binalar olmasa insan, buradan baktığında aşağılarda parıldayıp duran denizi rahatlıkla görebilirdi. Vaktin henüz erken oluşu yada belki günlerdir karanlıklarda çırpınıp durmuş olan vücudun sessiz bir başkaldırışıydı bu tarz usulsüz ve zamansız bir yaşama sevincini ruhuma akıtan. Buradan dönüp geriye, yokuşun aşağılarda bittiği yerlere baktığımda, mavi suların uzak uçlarında sessizce uzak diyarlara doğru yüzüp gitmekte olan şileplerin küçüle küçüle yok oluşlarını izlemek mümkündü. Ancak, huzur veren bu görüntü, bir süre sonra, engin maviliğin ardında korkunç bir derya uçurumunun tozlu şelaleler oluşturan azgın akışında bütün gemileri yutuyor düşüncesiyle bozulup paramparça oluyordu. Ufukta sessizce yok olan bir şeyin ardından bakıldığında duyulan, içinde hüznün ve umudun kımıldanıp durduğu, idraki zor bir his dolanıp duruyordu başımda. Biraz soluklanmak, biraz da bu ender bulunur anın tadını çıkarmak için ara sokaklardan birine, denizi daha hakim bir yerden göreceğini düşündüğüm birine saptım. Biraz yürüdükten sonra, deniz gerçekten de olanca çıplaklığıyla gözlerimin önüne seriliverdi. Doğanın cömertliği herkesedir. Orada durup bakan ve gözlerinin ışığı sönmemiş, henüz kör olamamış herkese kendini göstermekte bir denizin veya durgun durgun akan bir ırmağın cimrilik yaptığı bu güne kadar görülmüş bir şey değildir. Cimrilik, belki de bu gezegene insan ırkıyla birlikte gelen tatsız bir hediyedir. Kaldırım kenarına örülmüş, altları bayır, kalın bir taş duvarın üstüne konup geriye kalan simidimi bir güzel yedim. Sırtımı şehre verip öylece manzarayı izlemeye koyuldum. Yaşamak, bütün kederlerden kurtulup, onları yapıştıkları ruhlarımızdan bir güzel silkeleyip kara kurumlarını ve ziftlerini yere sermek elden gelseydi ne kadar da hoş bir hadiseydi. Üstünde, kıyısında veya kenarında insan elinden çıkmış, görkemli yapılardan yoksun bir deniz kenarında durup tabiatın ruhunun ta içine bakarak beş dakika yaşamak ve sonrasında ölmek, mendebur, kötülüğün sularında her gün yıkanan, insanca bayındır edilmiş bir şehirde yüz yıl yaşamaktan daha makbuldür. Ancak bunu becerecek donanımlar ve kabiliyetler yoktur ruhumuzda. Hemen hemen her saniyesi çirkin, mutsuz ve de kederli geçip gitmiş bir yaşamdan sonra dahi insan, öleceğini anladığı o an geldiğinde yine de yeise kapılır çünkü yaşamaktan vazgeçmek bir insan ruhunun gerçekte hiçbir zaman hoşnutlukla karşılamayacağı bir hadisedir. Az sonra yüreğinin ta ortasına saplanacağını bildiği, ucu sivri ve olasıdır ki paslı demirle uçlanmış havada vızıldayarak gelen bir okun sesini duyduğu an, insan son kez temiz, hırıltısız ve yaşam kokan bir nefes almanın hasretini hemencecik duyuverir. Bu diğerlerinin aynısı olan soluğun önemi, son olmasından gelir. Yaşamla aramızda işte böyle, gönüllü olarak koparılması zor ve hatta imkansız mahkum edici bağlar vardır. Bunu bilerek ve isteyerek bizzat yaratıcı koymuş olmalıdır ruhlarımıza; veya başka makul bir izah bulmak ve bu gerçeği meçhul sebeplerden kurtarmak gereklidir yaşama devam etmek için. Denizden, öylesine tatlı bir esinti vurdu ki yüzüme anlatılmaz. Arkada, devinip duran koca şehrin dar sokaklarındaysa, bizzat kaldırımların çaldığı nefis bir müzik peydah olmuştu. Denizin üstünde uçuşup durmakta olan envai türden kuşlar, arkadan gelen tatlı sesler ve alnımı ara ara yoklayan şu tatlı rüzgar, işte bütün bunların harmanlanıp bir araya gelerek oluşturduğu şu tatlı sevinç dahi bana kaybettiğim şeyin muazzam ehemmiyetini hatırlatmaya yeter de artardı bile. Hangi hakka dayanarak bir insan, öldürülmek suretiyle rüzgardan ve tatlı bir nefesten mahrum bırakılabilirdi. Eğer ölüm tek başına bir eylem olsaydı, yani akabinde nefessiz kalmak; dünyadan ve dünyanın bizlere sunduğu türlü mutluluklardan bizi mahrum bırakma gücünü elinde bulundurmasaydı onu şimdiki kadar önemser, ondan şimdiki kadar hızlı adımlarla kaçar mıydık hiç? İşte dedim kendi kendime, kaçmakta bu denli haklı gerekçelerim vardır. Sonunda kazanç veya zafer olmasa da kaçmaksızın olmaz bu iş. Hiç savaşmaksızın düşmana teslim olmaya benzer bu. Sonu kesin ve de korkunç bir mağlubiyet olsa da, gücünün el verdiği, nefesinin kafi geldiği o son noktaya kadar savaşmadan teslim olmak hangi şerefli ordunun yaptığı iştir. Bu kolay kolay görülen bir hadise midir?

İçimde kurduğum mahkemelerde sık sık kendimi aklıyordum böyle. Bundan ilk başlarda suçluluk duysam da sonradan bir rahatlamaya ulaşıyordum. Hem öyle değil midir ki eksiksiz her insanın ruhunda kendini aklayan yüce bir mahkeme vardır. Deliller ve de tanıklar ne kadar aykırı ve tutarsız olursa olsun, o mahkeme bizleri her defasında aklamakta bir anlık bir tereddüte dahi düşmeyecektir. İşte burada bizi haksız olmaktan kurtaran, yine bizleri eşitleyen şey, bu mahkemenin sade ve sadece bize has olmayışı, onun her insan ruhunda ve sık sık kurulup dağılıyor oluşudur. Eşit silahlarla donatılmış erlerin savaşmasındaysa ahlak açısından kayda değer bir sakınca yoktur. Ben oturup bir deniz manzarası önünde, hem de içinde bulunduğum şu onmaz şartlar altında ve şu münasebetsiz yaşama arzusunun ruhuma verdiği kayıpları hatırlatan sevinçler eşliğinde kendimi aklamışım çok mudur? Değildir elbette. Sizden veya bir başkasından gelecek cesaret kırıcı bir cevabı görmezden geleceğim ve eğer mümkünse ileri sürdüğünüz her türlü savı da boş çıkarmak için elimden gelen, dişimden ve tırnağımdan gelen her türlü güç ve de savunma araç gereçleriyle kendimi savunacağım sevgili okur. Bu şehirde bulunmam, biçare kaçmama ek olarak, saldırmak içinde aynı anda şartları elverişli bir cephe aramamdan başka bir şey değildir. Onlar gibi sinsi ve de kurnaz, her türlü şer ve kötülük araçlarını bende emrimde bulundurarak, onların bana saldıracağı o aynı kırılgan noktaya bütün gücümle, bütün imkanlarımla taarruz edeceğim. Görünmez düşmanlarımın üzerine kara tozlar atarak onları önce görünür, sonra ise yenilebilir yapacağım. Bu esnada ise, ol dedikleri yerde olacak ve çarpışma için hazır, mağrur ve de vakarla karşılarına dikileceğim. Bunu yapmak bir gerekliliktir. Öyle anlar gelir ki, önemsiz mevzularda dahi, yapacağımızın şeyin sonucu zerre değiştirmeyeceğine olan inancımızın tam olmasına karşılık, yapmamız gereken şeyden geri kalmayız ve bir adım dahi olsa geri atmayız.

Kafamı kaldırıp gerilere baktım. Yine o aynı düşünce yapıştı yakama. Karanlık, gölgede kalmış kimi duvar diplerinden her hareketimi itinayla izleyen bakışların varlığı hissi. Henüz ete kemiğe bürünememiş ruhların üzerime dikilmiş korkutucu bakışları. Öylesine tesirli bakışlardı ki bunlar, sadece hal ve hareketlerimi görmekle kalmıyor, kem bakışlarıyla düşüncelerimi ve hissiyatımı da görüyorlar gibime geliyordu. Ne havada tatlı tatlı uçuşan kuşların nede denizden gelen ferahlatıcı bir rüzgarın gücü yetiyordu o bakışları üzerimden çelmeye. Bilinmez gemilere kaçak binip, gözlerden ırak, fersah fersah uzaklara kaçmak ne hoş olurdu şimdi. Kaçarken yanımda bu dünyaya has endişeleri buraya, ait oldukları yere bırakmak ve bir daha hiç geriye dönmemek. Böylece derin azaplardan da sonsuza kadar kurtulmak, yakayı sıyırmak. O an bana öyle geliyordu ki, tanrı dahi cehenneme hapsettiği kullarına bunlardan daha merhametli yaklaşırdı. Kalkmadan evvel, yine önümde uzanan manzarayı gözlerimle sömürdüm. Şimdilik uzak ta olsa, olurda bir gün bu güzel dünyaya bir daha bakamam ihtimali ile, bu güzelliğin en ufak bir kırıntısını dahi yere dökmemeye özen göstererek derin derin baktım enginlere. Ufka ve ufkun bittiği yerlere, ta arkalarına, ve hatta uzayın karanlık boşluklarından sonra gelen başka başka evrenlere baktım. İnsandan uzaklaşıp ruhların yaşadığı ölüler alemine, onların üstünde uçuşan meleklere ve şeytanlara kadar ulaştı bakışlarım. Sokaktan gelen cılız ancak sevimli ezgileri kulaklarım bir sünger gibi çekti ve zihnime hapsetti. Rüzgarların her esişinde, derim bütün gözeneklerini açarak ta yüreğime ulaşan o tatlı dalgaları içine çekti. İşte o an yaşamak belki ilk defa ağır basıyordu ruhumda. Sonunun sabahla veya gecenin bir yarısı ile geleceğini adım gibi bildiğim tatlı bir rüyayı doya doya yaşadım o taş duvar üstünde.

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.