Doğu Vakası – 2

0 5

…Tedirgin, sancılı uykumdan beni, sabah sessizliğini yırtan trenin haykırışları uyandırdı. Doğruldum. Batıda bir vilayetin ismi geçti gözlerimin önünden. Açlıktan ziyade, bir boşluk hissi vardı karnımda. Taş istasyonun perona yakın bir köşesinde yenice dizilmiş sıcak simitlerin kokusunu duyumsar gibi oldum. Bir çırpıda üç simit alıp kompartımanıma döndüm. Sabah tenhalığında bilmediğim yerlerden bakışlarını üzerime dikmiş, kem düşüncelerle beni süzenler, her adımımı dikkatle izleyenler varmış gibime geliyordu. Kafamı yerden hala kaldıramıyordum. Simit alıp gelme işi biraz daha uzun sürse dayanamazdım herhalde. Dünkü panik gitmiş, yerini daha soğuk bir korku almıştı. Tedirginlik ve tekinsizlik üstümdeki gömleğin kirli yakasına çöreklenmişti bir kere. Ölümcül kesiklerden hala sıcak kanlar sızarken hissedilen telaşe şimdi yerini soğuyan kesiğin feci ağrısına bırakmıştı. Kaçan ruhların müşterek alınyazılarında bende yerimi almıştım en sonunda. Kompartımanda şimdilik benden başka kimse yoktu. Öndeki vagonlardan gelen itişme kakışma sesleri, yeni yabancılara yerlerini takdim eden eski yolcuların sesleri derken ortalığı epey bir gürültü, bir kımıldanış sarmıştı. İki simidi olurda biri gelir korkusuyla hemen yedim. Gelen olmadı Allahtan. Yolda, ray kenarlarından akışıp duran tek tük ağaçlarda derin düşüncelere dalıyordum. Tren ağır ağır yol alıyordu. Etrafı izlerken tekrar uyuya kalmışım. Uyandığımda müthiş bir kalabalığın olduğu gara girmiştik. Hemen geriye kalan simidi kaptım ve kendimi dışarı attım. Yanımda başkada eşya yoktu zaten. Kalabalığın arasından biran bile kafamı kaldırmadan sıvışıp şehre karıştım. Beni her yerde bulacağını elbette biliyordum, ondan kaçmak diye bir kavram dahi yoktu. Ancak, başıma gelecek olan felaket gelmeden önce biraz daha zaman kazanmak, geriye kalan son bir iki işi halletmek ve sonra tereddüt dahi etmeden bizzat kendim kapısına gidecektim. Muharebeler öncesinde hep o aynı lafı tekrar edip duruşu geliyordu aklıma. Bunun birgün olacağını, işte o zaman bütün halatların kopup, bütün gemilerin yanacağını söylüyordu durmadan. O gün geldiğinde karşınızdaki en yüce düşman ben olacağım, bana iyi bakın, müstakbel alınyazınıza bakar gibi bakın diyordu. Tatlı zamanlar, veya yoldaşlık anları benim gelecek düşmanlığımdan zerre azaltmayacaktır, bilakis bu zaman zarfında ruhlarınıza sirayet eden düşüncelerinizi, kabiliyetlerinizi ve zaaflarınızı bir bir incelemiş olacağım. Bunu yapmama aslında gerek dahi yoktur, ancak gelecek vaad eden her dostluk yada düşmanlık zekice yahut dahiyane bir geçmiş süzgecini aşındırmak zorundadır. Ancak beyler- orada yalnız değildim, batı cephesi komutanlarından bir subay subay da vardı aramızda- sizden bu durumu anlamanızı bekliyorum. Beni küstah olmakla, en samimi dostluklara hıyanet etmekle suçlamayın. Tanrı dahi dünyayı yaratırken ona belli başlı kurallar ve kaideler koymuştur. Kolay kolay bizzat kendisi dahi bu kuralların dışında, dünyaya müdahale etmez. Kendi kurduğu sağlam kulelerin temelini mucizelerle sık sık aşındırmaz. Sizler ilerde bu duruma düştüğünüzde benden bağışlama namına bir şey veya tanrınızdan sizi ve ruhunuzu kurtaracak bir mucize dilenirseniz, biliniz ki bu sizin haysiyetinizden götürdükleri dışında, durumunuzda hiçbir değişme yahut iyileşme meydana getirmeyecektir. Bağışlanma dilenmek yüce şereflerinizden ve temiz geçmişinizden büyük parçaları koparıp alacaktır. Beni suçlayacak bir şey olmadığını zaten sizlerde anlayacaksınız ilerde. Yukarda Allah şahittir ki, günün birinde bana vebal olarak gelecek hiçbir günah teşkil etmeyecek işlerdir benim yapacaklarım. Başladığımız kanlı yollarda, yolun her kıvrımında, her durağında, ivmenizin arttığı veya azaldığı her anda bu söylediklerim aklınızda olsun. Bu sizin selametiniz içindir. Bunda, yalandan perdeleri ateşli oklar gibi delip geçerek gerçeğin ta yüreğine bakabilen gözler için aslında selamet vardır. Konuşmasını tek bir nefeste, hiçbir kesintiye uğratmaksızın, öylesine akıcı yapıyordu ki, bizi, o an, ölümden bin beter bir istikballe tehdit etmekte olan şeye hayranlıkla, aşkla bakıyorduk. Kimsenin dilinden sitem veya öfke fışkırmıyordu. Bilinmez bir ilacın, bir dinginlik iksirinin derin tesiri altındaymış gibi sadece onu dinliyor, ona bakıyorduk. Düşüncelerimizin üzerini görünmez zarlar kaplamıştı. Zaman zaman inmiş bulunduğumuz derinliklerden çıkıyor, uyanık bir zihinle dahi, onun o an haklı olduğuna ve hatta onun saf iyilikten yapılmış olduğuna kanaat getiriyorduk. Oysa bize vaad edilen karanlık dışında, sözlerinde iyilikten eser yoktu. Bunu aklımız kabul etse dahi, yüreğimiz ol gör kabul edemiyordu. İçimizde, söz geçiremediğimiz, tesir edemediğimiz bilinmez güçler incecik ipleri boyunlarımıza dolamış bizi oradan oraya sürüklüyordu. Biraz sonra kuzey batı istikametinde şiddetli düşman taarruzuna maruz kalacağız dedi. Bunu nasıl oluyor da biliyordu aklımız almıyordu. Geleceği ayan açık bilen bir kahin, düşünceleri ölümcül zehirlere batırılmış bir elçi gibi aramızda dolaşıp duruyordu. Söylediği gibi de oldu. Kuzey batıdan üstümüze şiddetli bir taarruz dalgası geldi ki anlatılmaz. İlk çarpışma esnasında onu tekrar görme fırsatım olmadı. Yanımızda patlayıp duran bombaların havaya savurduğu toprak namına ne varsa eksiksiz hepsi ağzıma ve gözüme dolmaya başladı. Etraftan kulağıma adeta başka, bilinmez, ahir boyutlardan kurşun sesleri geliyordu. Can havli, soğukkanlılık adına bir şey bırakmamıştı bizde. Tüfeğin namlusunu seslerden yana çevirip gözümü bir saniye açtıktan sonra boşluğa kurşunlar yağdırıyor, sonra topraktaki gediğime tekrar dalıyordum. Çatışmaların ardının geleceği yoktu. Güneş battığı yerleri kızıla boyayarak geçti gitti. Semada izlenesi kızıllık, toprakta ise tüyleri diken diken eden, kan donduran bir kızıllık hüküm sürdü bir süre. Akşamın iyiden iyiye inmesiyle birlikte bomba sesleri seyrekleşmeye başladı. Düşmandan ziyade, gözüm hep onu arıyordu. Toprakta açtığım gediğin üstünden vızıldayarak kurşunlar akmaya devam ediyordu. Kulaklarım açılmaya başladığında, güney doğuya çekiliyoruz diyen sahipsiz inlemeler duydum. Güney doğu, kestirme veya zihnimdeki gizli pusulayı kullanma kabiliyetimden büsbütün yoksundum. Kaldı ki üstümüze düşen bombalar ve top mermileri tam azaldığı an yağmur gibi kurşunlar inmeye başlıyordu. Çekilmenin kime faydası olacaktı. Ölümden daha ne kadar kaçabileceğimi düşünüp duruyor, kafamı yol kenarı gelincikleri gibi, korkakça ve tedirginlikle bir çıkarıp bir sokuyordum toprağa. Tabancamdaki dışında mermi yahut cephane adına birşeycikler kalmamıştı üstümde. Kalkıp taş atsam herhalde daha az komik bir durumda olurdum. Karanlıkta bir an keskin bakışlarını üstüme dikmiş, ince ince soluyan onu gördüm. Panikten veya korkudan eser yoktu. Çamurların altında yatan yüzün benimki olduğunu tanımış olsa gerek derin derin bakıyordu gözlerime. Sonra zar zor duyduğum bir sesle, senden başka herkes geriye çekildi dedi. Etrafta gerçekten de taarruzu püskürtmeye çalışan hiçbir çaba kalmamıştı. O an düşman ateşinin de seyrekleşmiş olduğunu fark ettim. Çamurun altında yatan yüzümdeki korkuyu görmesin diye ateş hattından bir solucan gibi sürünerek çıktım. Yediğim, yalayıp yuttuğum toprağın haddi hesabı yoktu. Açıp bir bakan olsa, karnımdaki, çamurdan çektiğim ziyafetin büyüklüğünü anlayabilirdi. Ben bir yılan veya adi bir solucan gibi sürünürken onun, olduğu yerden dimdik beni izlemiş olmasının verdiği o haysiyet burkucu hissi anlatamam size. Ateş hattından kurtulur kurtulmaz, güney doğuda aldım soluğu. O geceden, o çatışma anından sonra ertesi güne kadar bir daha onu görmedim. Birlik paramparça olmuş, son kalıntıları da perişan halde güney doğuya, D ırmağının karşı kıyısına ulaşmıştı. Gece oldu mu kanatlanan cesetlerden, şahadetin uçuşup durduğu, bizlerinse az önce terk edip gelmiş olduğumuz kuzey batıdaki, üzerleri henüz kapanmamış olan mezarlardan dem vuran öyle derin bir muhabbet başladı ki akıl almaz. Yorgunluk gidermek yerine, sigarayı yakan başlıyordu gördüğü sanrıları anlatmaya. Hatta muhtemeldir ki, kuzey batıdan taarruzu ilk yediğimiz anda, yada taarruz haberini ondan duyar duymaz birliğin büyük bir çoğunluğu müthiş bir askeri taktik gerekliliği olarak çoktan güney doğuya inmişlerdi bile.

Ertesi gün, ateş hattını büsbütün terk etmemizi emreden telgraf ulaştı elimize. En güneye çekilecek, orada taze bir birliğin gelip bize katılmasını bekleyecektik. Güneye çekilme ve diğer birlikle buluşmamız tam bir ayı bulmuştu, bu süre zarfında kayda değer pek bir şey olduğu söylenemez.

Kalabalığın ürkütücü uğultusu, anıların bittiği yerde doluverdi kulaklarıma. Biraz daha o anılarda dolaşıp durmak geçiyordu ruhumdan. O sancılı anlar dahi şu uğursuz yaşamdan bin kat daha iyiydi gözümde. Geçmişimizi yakarken, içinde geleceğimizin de kül olup gitmesini umut ettirecek, yaşanan tüm zamanlardan yakayı kurtarmak denen sırlı bir mucize var mıdır acaba şu engin evrende. Usandığımız anlarda, sırtımızdaki yüklerin artık ruhlarımızın derilerini soymaya başladığı yerde, bir kaçış bir yok oluş dahi olsa, bize geleceğe acısız bakmamızı sağlayacak bir pencere ayrılmamış mıdır dersiniz. Veyahut, bir avuntu anı, kısacık da sürse teselli namına bir mutluluk anı, ruhlarımızı şöyle esaslı dinlendirecek bir mutluluk anı çok mu görülmüştür acaba. Kaçmaya başladığım andan beri, kafamı dirhem dirhem kemiren kemirgenlere lanet okumak dışında elimden başkada bir şey gelmiyordu ne yazık ki. Öylesine ölümcül kurulmuş tuzaklarla, kapanlarla kaplanmıştı ki etrafım, çıkışı seçecek ne göze, ne ilme sahiptim. Sessizce bekleyip onunla yüzleşmek yerine kaçmak da neyin nesi diyordum kendime. Ancak şu sarsılmaz hakikat de vardı ki, bu derde düşüp de kaçmayan olmamıştı. Kaçmak, her ne kadar kurtulmak anlamına gelmese de, olacak olan felaketler vuku bulmadan evvel, belki sade ve sadece durup izlemek kaygısıyla kaçışıp duruyordum. Görünmez düşmanlarım, kızıl zarflar içinde elime ulaşan fermanlarım, parça parça savrulan uykularım; bunların hepsi bir araya geldiğinde ne onmaz bir halde olduğumu, ne dipsiz kuyulara düşmekte bulunduğumu anlıyordum. Ateşlerde kızdırıla kızdırıla sapa sağlam olmuş çoban değneklerine atılan derin gedikler gibi, oradan asla silinmeyecek derinlikte benzer gedikler atılıyordu ruhuma. Et veya kanın dolduramayacağı derin uçurumlar. Camiler veya türbelerde bir damla şefkat yahut bir nebze avuntu bulacağımı bilsem, oralardan çıkıp gün yüzü dahi görmemeye ruhum peşin peşin razı olurdu. Gidecek ne bir kapı, ne de saklanacak bir duvar arkası. Şimdiki muharebelerde silahsız ve çırılçıplak, düşmanın alaycı ateşi altında oradan oraya kaçışıp duran, yüreği utanç ve korkunun dayanılmaz ağırlığı altında ezilen, ancak öncelerden içinde kalmış olan az bir şeref ve de haysiyetle ölümünün hızlı ve kesin olmasını bekleyen bir biçare askerden farkım yoktu.

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.