Dingonun Ahırından Eski Yunan Mitlerine Bir Ev Temizliği

0 9

Sevgili okur, çocukluğumun hafızamda bıraktığı enteresan isim tamlamalarından biri de “Dingo’nun Ahırı” dır. Annem ve öğretmenlerim tarafımdan defaatle kullanıldığından, hiçbir lugate başvurmama gerek kalmadan öğrendiğim nadide sözlerdendir. Boşa gitmesin diye kullanırım sık sık. Geçenlerde baktım “girenin çıkanın belli olmadığı yer” anlamında kullanılan bu belirtili isim tamlaması aslında Şişli’de gayrimüslim bir vatandaşın işlettiği sirkülasyonu çok olan bir ahırmış. Ama izninizle ben başka bir “ahır”dan söz etmek istiyorum: Augias’ın Ahırı! Kadim zamanlarda Augias adlı bir hükümdar, bu hükümdarın da asırlardır temizlenmeyen, içini bok götüren bir ahırı varmış. Anlatılan o ki, kimselerin temizleyemediği bu ahırı temizlemeye Herakles talip olmuş. Gözü kara Herakles, karşılığında sığırların yüzde onunu istemiş. Anlaşma sağlanınca yine hikaye bu ya Fırat nehrinin yatağını değiştirerek temizlemiş bu ahırı. Pis Augias, sözünü tutmamış, vermemiş sığırları Herakles’e. Eee kendi kaşınmış, Herakles de onun kellesini kesivermiş…

Bu kadar uzun ve mitolojik girişten sonra meseleyi güzel ülkemin bitmeyen sorunlarına bağlayacağımı düşünen intelijanstan özür diliyorum. Çünkü ben üç beş terbiyeli cümleyi bir araya getirebilen, gündelik işler bahsindayse lafı bitmeyen basit bir ölümlüyüm. Yazar değilim. Yazanım.

Yazının konusu olan gündelik işler eşittir benim ev! Augias benim. Ahır da evim 🙂 Çok daha önemli işlerim olduğundan mütevellit ( e-okula not girmek, internette blog okumak, facebookta beğenilecek bir şey arayıp bulamamak, ee madem yok o zaman koymak ( 🙂 ), akşamları yürüyüşe çıkmak, Ayşe’nin gönlünü yapmak, yemek-bulaşık döngüsünde kaybolmak) evcağızıma  “bir süredir” bakamadım. Birinci tekil aitlik eki kullanan kadınlara hafiften gıcık kaparım aslında;  “yemeğim yok”, “balkonumu yıkamadım”, “misafirim gelecek” tarzı kullanımlar beni benden alır. Lakin n’apsın kadınların bi bildiği varmış bunları sahiplenirken 🙂 Aman canım neyse ben de hakikaten bir ırmağın yatağı değişse de evin içinden geçip yıkasa tarzı mucizelere inanmak istedim. Yoktu tabii böylesi mucizeler ev hanımları için olsa olsa “mucize deterjanlar” vardı. Bu deterjanların “mucize” sayılabilmesi için gerekli olduğunu anladıkları zamanlarda kendi kendilerine kalkıp yağı kiri söküp atmaları gerekir kanımca. Kısa keseyim aradığım Herakles bendim! Kendi kendimle anlaştım. Çok kolay oldu. Karşılığında “hiç bir şeyin yüzde onunu” istedim.

Evin içi, aynı benim içim gibiydi. Karmakarışık. Alttan alta ışık sızdıran koyu renkli ağaçlarla kaplı bir orman. Üstündeki toz tabakası kalksa pırıl pırıl parlayacak bir çift göz gibi eşyalar… Bana baktılar tozlu tozlu, ben de onkara baktım ürpererek. Kısa bir bakışmanın ardından kaçarak balkona sığındım. Dıştan içe doğru gidecektim. Tıpkı adını bilmediğim bir psikoterapi yöntemi gibi. Birkaç dakika sonra elimdeki devasa saksılardan söktüğüm bitki köklerini koca bir naylon poşete doldururken buldum kendimi. Sembolizmi yardıma çağırırsam aslında ben tüm sorunlarımı kökünden çözüp izole ediyordum yeniden köklenmesin diye! Elimdeki bir aslanağzı kökü değildi ki zihnimin saçaklarına yapışmış bir zehirli düşünceydi aynı zamanda. İlk on beş dakikadan sonra ruhum hafifler gibi oldu, yarım saatin sonunda hazzın merdivenlerine tırmanıyorum. Her yer toprak. İşte şimdi Fırat nehri buradan geçebilir. Ah, Herakles! Geçen yıl aldığın o hortumu sırf kıvrıldığı için atmayacaktın! Ama o hortumun kırıkları da hayatımda yolunda gitmeyen şeyleri simgelemiyor muydu? Birazdan içeride estireceğim korkunç kasırga kendini belli etmeye başlamıştı. Başımın üstünde uğuldayan rüzgar, kırık, eski ve yırtık ne varsa toplayıp, karşı kıyılara savuracaktı. Canını seven kaçsındı. Ama o da ne! Canını sevmeyen biri! Az önce attığım bin yıllık banyo kovasından çakma pembe saksıyı boşaltmış, yıkamış bana uzatan bir meczup! Elindeki eski kovanın benim için temsil ettiklerinden habersiz bilinçsizce uzatıyor. Eyy meczup, o kova bizim kavgalarımız, senin miskinliklerin, kaçışların! Hangi cesaretle biraz parlatıp da bana uzatıyorsun? Benim istediğim yepyeni bir kova! Bak, heceliyorum, yep-ye-ni!

Ama o böyleydi sevgili okur. Benim gösteremediğim basireti gösterir. Fırtınalar koparmaz, bozulmasına ses çıkarmadığı hatta bizzat kendi bozduğu şeyleri sakince eline alır. Aynı bu pembe kova gibi. Siler, ovar, geri koyar. Bir bakarsın, eskimiş kovalarda yeni çiçekler açar…

Facebook Yorumları

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.