Bu Bir Monolog Olamaz

0 2

Sevgili okur, sesleniyorum ama kusura bakma! Yani dinlemezsen farketmeyebilirim. Mesleki bir hastalık, diyalog gibi başlasam da anlatmaya başladığım şey monoloğa dünüşüveriyor. Etkileşim beklemediğimden değil ama nasıl bir etki bırakıyorsam muhatabımda birden kendi kendime konuştuğumu anlıyorum 😀 Evde de böyle bu.. Soruyla bile girsem muhabbete cevap koca bir sessizlik. Yok, beni ciddiye almadıklarından değil canım. Nasılsa kendi sorusuna kendi yanıt verir rahatlığından 🙂

-Seçkin, bla bala bala…..?

-…………………

-Eh, bla bla bla…..!

-…………………………..

-Sonra tabii bla  bla ……………………… ………… …………… …………………………… ……………… ……………… ……………………… ………… …… ……………………… ……………… ……………………… ………………… ……………………… ……………… ……… ………… …………… …………… ………… ………… ………… ………… ……… …… ……… ……… … …………… ……………… ………… …………… …… ………………… ……..bla bla ya!

Evde böyle. Ben kanıksadım. Ağzımdan çıkan cümleleri gönder tuşuna bastığımda, kime kısmına kendi adımı yazsam olur. Zaten benden çıktıktan sonra ister duyulsun ister duyulmasın, hard diski meşgul eden açık konu başlıklarını kapatmış oluyorum. Alet hızlanıyor 😀

Okulda da öğretmenlerin çok bilindik repliklerindendir: “Sınıfın duvarlarına mı anlatıyom sizi allahsızlar!” Tamam, son yakarış kelimesini ben eklemiş olabilirim 😀 Ne farkeder dostum! Saat başına ücret ödüyor devlet baba. Bi gün askılığa anlat, dön bi gün camdan dışarı anlat, anlat da nereye anlatırsan anlat. Halik bilmezse kıymetini milli eğitim bakanı…bilir?

-Hangi konudasınız Hocanım?

-Valla ben Abbasiler konusuna geçtim ama sınıftakiler nerededir bilemem 🙂 Nerede kaldınız gençler?

-Hocam, ben en son Honaria’nın Attila’ya yazdığı mektubu anlattığınızı hatırlıyorum!

-Bak sen kerataya! Aşklı meşkli şeyleri hemen duyuyor kulaklar. Görüyor musunuz müfettiş bey, zehir gibi hepsi! Müfettiş Bey, hüoooop kime diyom! Alooo?

Öğretmenler odasındaki meslektaşların hepsi kendi monologlarına gömülmüş oluyor zaten. Gir içerde istediğini anlat. Ha birinin seni duymasını istiyorsan “kilo mu aldın sen son zamanlarda” ya da “ders ücretleri yatmış” demen yeterli. İlki kadın, ikincisi erkek meslektaşların dikkatini çeker. İlkinde kısa bir diyalog başlatma şansın var, ikincisinde hiç yok. Çünkü arkadaş çoktan akıllı telefonundaki interaktif hesabından taksit ödemeye başlamış olur…

Okuldan sonra buluştuğun arkadaşın mı? Sen onu diyalog mu sanıyorsun? He he..Bi dahakine dikkat et bebeğim. Ya o senin monoloğunu dinliyordur (şanslı şey seni), ya da sen onunkini..(birazdan kalkarım diye düşündün mü, ayıp be ayıp)

Şimdi kendimi yalanlıyorum bekle 🙂 Sana sevgili okur diye seslenirken, senin orada okuyor olman bunu monolog olmaktan çıkarıyor. Sende mütebessim bir yüze dönüşüyor. Konuşmasak da bu bir diyalog. Tıpkı arkadaşının seni dinlemesi gibi, eşinin, otuz öğrenciden ikisinin 🙂 Başka bir insanın varlığı olmasa, bunu mutlak bir yalnızlıkta yapsan monolog olur bu. Bir yerde sadece bulunuyor olmanız bile başka bir insan için değerli olabilir. Susuyor olsanız da.. Kapısını açıp girdiğiniz bir sınıfta, çocuklarınızın olduğu odaya girip çıktığınızda, masada oturan arkadaşınızın yanına oturduğunuzda.. Varlığınız suskunken bile etkiler bir başkasını. Bunu hatırlayın. Bazen vizyonumu, misyonumu kaybedip değersiz hissettiğim zamanlar oluyor. Kendi çocuklarım üstüme atlamasa kimse için hiçbir değer ifade etmediğimi düşündüğüm anlar. Birilerinin coşkuyla sürekli iltifat yağdırdığı bir dünya yok (belki benim cennetimde 🙂 ) Size günümü güzelleştiren ve birine “dokunduğumu” hissettiren bir olay anlatmak istiyorum. Okulda çok da işimize yaramadığını düşündüğümüz sosyal etkinlik diye bir ders var. Branş dersleri dışında rehberlik yaptığımız sınıfın bu dersine girerek bazen epey absürd etkinlikler yapmamız gerekiyor. Eh, realist de bir insan olduğumdan mütevellit es geçtiğim çok etkinlik var. Yanınıza kitap getirin diyorum akıllı telefon çağının çocuklarına, yarısının getirmeyeceğinden emin olarak. Tedarikliyim ama. Dolabım kitap dolu. Kucakladım götürdüm, bi on beş tane kitap var masamda. Gelip istediklerini aldılar. Bir oğlan. Stephen King’in romanlarından birini seçmiş. Ders bitti, soruyor: “Hocam, bu bende kalabilir mi?” Kalsın oğlum, kalsın yavrum, isterse sonsuza kadar gelmesin, sen yeter ki oku! Bugün, aradan iki hafta geçmiş, utangaç bir şekilde geldi koydu önüme kitabı.” Hocam çok beğendim bu kitabı…….bla..bla… en çok da hocam hapisteki adamın… bla bla….” Bana ne yaptığının farkında değil kerata! Kocca kitabı okuyacağını tahmin etmediğim, o an öylesine aldığını düşündüğüm, onu (acaba?) küçümsediğim gibi şeyleri düşünüyorum. Pek dinlemiyorum. O heyecanlı devam ediyor anlatmaya bla bla…. Gelişigüzel bıraktığım bir kitap. Birkaç gününü güzelleştirmiş onun. Kafamı sallıyorum, oturtuyorum karşıma, ona kardeşimle ortaklaşa sabahın körüne kadar Stephen King okuduğumuz bir yaz gecesini anlatıyorum. Bende var mı o kitap? Sormasını istediğim soruyu tabii ki soruyor. Ne diyon ulan, sen iste külliyatını sereyim önüne! Beni bu koca sınıftaki “yalnızlığımdan, tek başınalığımdan, boşuna mı acabalarımdan” kurtardın. Bu koca bir diyalog değil de ne? Havada asılı musmutlu bir diyalog!

Gün içinde gelişigüzel yaptığımız, söylediğimiz pek çok şey var sevgili okur, kimlerin hayatında kaç dakikalarıyız?

 Evet, siz, dokunabilirsiniz göz yaşlarıma ellerinizle, evet ağlasam sesimi de duyabilirsiniz mısralarımda, evet, bunu tam da bunu anlatabiliyor muyum? Orhan Veli sormuş, yıllar sonra ben cevap veriyorsam bu lanet olası bir monologtan, tek başına yazılmış bir şiirden çok fazlası! Orhan, bal gibi anlatıyorsun oğlum, seni kalbimle duyuyorum!

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.