AŞK

0 17

Yaz sonu toz fırtınalarıyla meşhur bir beldenin, ilçeye bağlayan çift yönlü asfaltında, başka hiçbir yer kalmamış gibi yolun hemen kenarında, rüzgâr sırtımızda ilerliyorduk. Asfaltın hemen dibinde başlayan sonsuz deve dikeni kalabalığı mecbur bırakıyordu ya olsun…

Yoldan on-on beş dakikada bir geçen kamyonlar, otobüsler, özel araçlar, bu ıssızda yayan yapıldak kısık gözlerle, toza rüzgara inat yürüyen biz iki salağa (!) aynı salaklıkla bakakalıyordu; O iki saniyelik çakışmada.

Saat on gibi ve henüz kavurucu sıcak bastırmamışken; çorak, kırmızı-kahverengi düzlüğün ortasında ilerliyorduk. -On beş dakikada bir bile geçip birkaç saniyeliğine bile görse- Başka gözlerin nasıl gördüğünü umursamadan.  Birbirimizin elini sıkı sıkı tutarak.

On ikiye doğru, üstümüze yığılan toz bulutunun etkisi ile kararan düzlük korkutucu bir sessizliğe bürünürken dönüp iki elini avuçlarım arasına aldım “geçecek… sakın korkma…” derken.

Yoldan ayrılıp içeri doğru çobanlar hariç kimsenin bilmediği bir patika ile sağdan aşağı denize uzanan yolla, kusursuz bir daire şeklinde ağaçlarla çevrelendiği için anayoldan görülmeyen yaklaşık bir dönümlük alana sahip açıklığımıza ulaştık.

O dairenin tam ortasında piknik örtüsünü açtı, ben de küçük sepetin içinden iki kutu bira çıkarıp kıyısına oturduğum bezin ortasına koydum. Hemen karşımda diz çöküp gülümseyen gözlerle biraları açtı. Tören havasında ilk yudumlarını aldığımız çoktandır ısınmış biraya; arındırmaktan çok çamura bulayan, usulca pıtırdamak yerine düştüğü yeri delen kötü bir yağmur eşlik etmeye başladı. Biz o küçük dünyada birbirimizden başka hiç bir şeye aldırmadan; birbirimizin gülen gözbebeklerine eşiti gülüşler yaratıyorduk o sonsuzlukta donmuş anda.

Lise sonundaydı mahallenin güzel kızlarından biri bizim balkondan aşağısındaki sakin esen rüzgârla tıngırdayan tamirhane kepenklerini seyrediyordu, tamirhane semti gençliğinin, kimsesiz, parasız, plansız Pazar öğle ortasında… Elini yumruk yapmış çenesini eline oturtmuştu. Siyah zifir saçları boynuyla omzu arasından aşağı akıp tişörtün önünü kapatmıştı. Alıp bir yere götürsen… para da yok ki… en son Emirgan’a gittiğimizde parasızlıktan öğle vakti aç kalıp otobüsün sıcaklığında midesi bulanan kim?

İlk topladığın parayla gittiğinizde kıza danayı besiye çeker gibi beş tane lahmacun ısmarlayan öküz kim?

Bilet parası bitince de Eyüp’den Rami’ye kadar kızla (ama on metre gerisinden) yürümek zorunda kalan kim?

Bekir mi bakıyormuş, gebertirim lan ben onu… Albayın oğlu diye g.tü kalkmasın… Nayk mı getirmiş ablası Amerika’dan?…

Güvertede hemen beş metre ötemde çaprazımda oturuyordu, kara gözlük camlarının arkasından bana bir ara baktığını görmüştüm. Hasır şapkası, kızıl kahverengi ve uçlarda sarıya dönen dalgalı saçları, neşeli gergin yanakları, sanki hemen bir kahkaha patlatıverecek ve herkes de ona katılacakmış gibi bir ışık yayıyordu. Bulunduğu yerden bana esen rüzgârla gelen onun kokusu mu? Olmasın lütfen; kırkıncı yaşımda fazla sıkılmış on liralık gençlik deodorantı istemem.

Okuduğu kitabı özenle tutuyor, sırtı dimdik, Yine hafifçe abartılmış özgüvenli bir duruş taklidi. Gerçek olsa burada harcanmaz o duruş. Bak, denizin keyfini çıkar. Bak şu martıya… sal azıcık kendini be kuzum!

Birkaç dakika sonra düpedüz bana baktığını fark ettiğim bu kız acaba yanımda veya arkamda kendi akranı mı var diye geriye baktığımda bu hareketi gülüşle karşılıyordu. O gülüşü değiştirmeden gelip hemen yanıma oturtuverirken de artık sağa sola bakarak kamera arıyordum akran yerine.

Olmuyor değil mi? Olmasın zaten; yaşanmamış bir aşk olmasın…

Yaşanmış bir göz çakışma anını ömre yaymanın gereksizliğiyle havada kalsın bütün aşk planları… El ele tutup, üst üste koymadıkça o üzümler hep ağzımızı sulandırsın…

Coelho’nun o çok ünlü kitabında sarayı gezen adama kralın yaptığı eziyet gibidir aşk yaklaşımımız. “Hiç görmemiş olana en büyük eziyeti yap”.

Bilmeyenler için söyleyivereyim; kral der ki “madem sarayımı gezeceksin, al bu kaşığa koyduğum yumurtayı düşürmeden dolaş” …hasılı adam dolaşmış dolaşmasına ama o sırada küfür sayacı ne kadar turlamıştır tahmin edebilirsin.

Açlıktan geberip, ekmeğin hayaliyle yanıp tutuşandan; pastayı yerken sağ el küçük parmağın hafifçe kırık şekilde kaldırmasını beklemektir. Minik lokmalar halinde sahte bir gülüşle… yersen…

 Ne zaman yazmaya cüret etsem aşk hakkında; sesim aşksızlık cehenneminin zebanisi gibi çınlar akşamın gün yanığı kızıl sarısında. Oysa böylesi bir batış en güzel şiirleri hak eder.

Sen ey sevgili olması gereken kişi, sen ey yeteri kadar sevilememiş (!) eş. Garantici, korkak ilişkilerin ikimizi getirdiği bu durakta nasıl olmamı istersin? Mutlu ve pembe mi, gerçek ve kekre mi olsun varlığım varlığına? Farklı duraklardan farklı semtlere akan otobüsler gibiyiz sen geçerken bana kırmızı yanıyor. O birkaç saniyelik / dakikalık kesişim anına aşk demeye meraklıyız ya. En çok buna yanıyorum. Ve bu hayalin peşinde özene öyküne; böğüre böğüre aşk adına ne varsa yerin dibine geçirmiyor muyuz?

Erkek cinsi! Zavallı yavrum (kendim), sefil ciğerparem… Dünya savaşında, o hep oynadığı sokaklardan on beşinde ensesinden tutulup cepheye, ölmeye gitmesi beklenen… Daha doğduğu gün, adı konmadan daha; adına ana-baba özeniyle kurulmuş planlar ve merhaleler yaratılan, merdiven-duvar-barikat ve üstüne en cehennem denklemlere peygamber nakışı çözümler üretmesi beklenen… her sefil hareketinde, her kırığında, her acemi pasında topluca yerden yere vurulan, rezil edilen, ezilen… “kendinden beklendiği gibi” olmaya çalışırken, kendinden kopup nefes dahi alamaz hale gelen… diploma-askerlik-iş-ev-araba… hem de en iyisi, hem de ailemize en uygunu, en badisi… benzetile kıyaslana bir deri bir kemik kalan ruhu market poşetine çevrilen. Einstein zekâlı, Don Juan donlu, Barbar Conan, gerektiğinde bir boksör ama o ellerle yumuşacık okşasın beni dimi? Elbet…

Şımartılan, sırf o anlamsız şeye sahip diye “daha mı iyi oluyor lan” demeye fırsat kalmadan imzaladığın erkeklik sözleşmesi, ucundan keserken bile pozunu değiştirme lan! Küfür et ve sertleş, omuzlar geri, karnı çekkk. Tamam kalk şimdi sabah çocuğa yumurta kır! Çöpü çıkar bebeğim!

Bu yüzden her ağzını açana çaresizce dönüp not almaya çalışan bin kişilik restoranın tek garsonu. Bunu çaresice kendi hayatını yok ederek yapan… o yüzden hep çok salak bakan.  Kendi olmasına fırsat vermediğiniz, bin yılın tartışmasını sırtına yükleyip avcı toplayıcılığın riskli kısmını da eline verdiğiniz…

Kadınlar; orada burada hayvan-altı (insan üstünün tam tersi) bir açlığa denk gelip soluveren ölüveren tazelikler… güçlendirmek ve yaşar kılmak için var gücümüzle çalışmak gerekirken; kement-örtü-zincir-töre daha onuncu yaşında toprağa gömmeye devam ettiğimiz fidanlar… bu zehirin içinde güzel kalıp büyüyebilmek için hiç şansı olmayan beyaz bulutlar…

Sen hayaller kurarken ben onları dünyaya getirmenin kazıklarına yer aramıyor muyum ey sevgili? Her ağzını açtığın kapitalist hayalin benim ömrümden çaldığını hesap etmiyor musun? Özenti giderme devlet bakanı mıyım ben?

Daha ortaokuldan başlayarak nasıl olacağıma senin beğenilerinin yön verdiği bu gidişte nasıl oluyor da burnumun kemeri veya saçımın bir şeklinden, boyumun fazla uzunluğu veya hafif kamburluğumdan dolayı taca düşüyorum?

Henüz yazmadığın ancak rol dağılımı yaptığın piyeste her nasılsa en öküz rolleri bana verip bundan nasıl bir mutluluk taklidi çıkaracaksın? Üstün-narin-ince ve güzelsin… elbet… Senin ayna karşısında kendine ayırdığın vakit kadar kitap okudum, cıvata sıktım, dayak yedim. Elbet pürüzsüz ve tertemiz kalacaksın daldaki armut gibi.

İstiyorsan bak sana yazdığım şiirlerin tomarı orada; sobanın yanında tutuşturmalıkların en üstünde… sahi kaç güzel söz söyledin bana?…

Okulun boyuna posuna rağmen inatla en salaş, meczup görünümlü adamıydım. 20 yaş sakallarımı, kıvırcıklaştıkça öğrenciden çok dilenciye benzeten karmaşayı, o lacivert ceketimi hatırlıyorum hayal meyal. Üstünde hiçbir şey taşımadan bütün ziynetlerini içine giyen bir “erdemler ve güzellikler deli saraylısıydım”. Ancak o kadar mesafeden belli olmuyor demek ki. Yolunu şaşırıp kantinde, amfide yan yana geldiğin “karşının cinsi” de “dış görünüşe takılmadan özümsenmiş erdemler”den habersizmiş gibi tiksintiyle bakıyordu hep… Huberman, Yaşar Kemal, Mevlana okumadıysa zaar… e doğal olarak sap kadrosunda iyi dereceyle mezun oluyorsun…

 Çalışıp para kazanmaya başladıkça; vaktinin gelip de geçtiği endişesiyle biraz daha azına razı gelenlerin ve bunu bilvesile kafana ve kendi kafasına çakanların toz dumanından mesainin mazeretiyle kurtulup. Yine başkalarının şişire şişire bacak arana soktuğu o tanımsız kimlik. 1500 liralık maaşla nereye çekersen oraya giden ve sürekli şişirilmesi gereken “ego+id” in.

Doyurulması gereken zavallı miden iki sandviçe eyvallah derken “neden senin için yüz şiir yazmalıyım ulen” dersen ağzına kürekle vuracak prensler ve prensesler diyarının tek soytarısı gibi hissederdim bütün insan sevgime rağmen.

Soyundukça kabuğunun kalınlaştığını da yaklaşık o zamanlar fark ediyorsun. Pinokyo’nun eşeğe dönüşmesi gibi kendi dönüşümünü yanarak seyrediyorsun. 30 lu yaşların da böyle bir hesaplaşmayla bitiyor. Eline alıp keser, kılıç, balta ne varsa bahçeye dalıyorsun. Ve garibim bu öğretiyle en çok ta kendini doğruyorsun, sudan çıkmış balık gibi çırpınmayı ilerleme sayarak…

Çırçıplak bir sirkte kime neyi beğendireceğini şaşırdığın; bir sancılı canlı yayından, sürekli kasılmadan şansın varsa kurtulduğun bir dönemdir otuz. Dizlerinin üzerine diklenip taze oksijeni nikotine ve suyu alkole tercih edince beynine kan gitmeye başlar (birazcık şansın ve kendine karşı samimiyetin varsa)…

Sen gözünü açtığında hayali kurulacak güzellik kalmamıştır, boyanın, ziynetin ve pozun altında yalvaran bir yankısızlık. Otuz altı yaşının kaz ayakları mı o…

Sen ne yaptın sahi evlendin mi o pratisyenle…

“Eski sevgililer” günü de olmalı asıl… bir odaya doluşup serbestçe küfürleşebildiğin; hediye almak yerine “bak geçen zamanda nasıl da koydum” diyeceğin ya da duyacağın bir hayat muhasebesi olmalı. Yalandan kıvranmalar yerine gerçek bir şok almaz mıyız?

Hiç ayrılmadığı ikinci kat penceresinden sessizce akşamüstü serinliğinde sokağa bakan teyzeler gibi hiçbir ayrıntıyı kaçırmadan ancak hiçbir şeye de dahil olmadan; akmadan, yanmadan beklemek, izlemek ve planlar kurmak mıdır sana düşen ey sevgili; aşk adına sırtıma yükleyeceklerini istiflediğin?

Ta, ortaokuldan itibaren.

Çiçek getirsin, pırlanta alsın, şiir okusun, yakışıklı olsun, öyle durmasın, o şekilde oturmasın, sakın bunun şarkılarını dinlemesin, böyle düşünmesin, maç izlemesin, kokmasın…

Hangi bakışınla ve nasıl kuşatacaksın bütün duygularımı, yoksa birinin ucundan tutunca hepsi birden mi gelir ey sevgili? Bunu mu keşfettiniz?

Bütün bir gençliğimi sadece bir gerçek tebessüm için geçirdim ve hiç pişman değilim. Bir hesaba dayanmayan ve sadece sevgiden yayılan bir gülümsemeye; hani nasıl bir güle bakınca içini doldurur öyle…

Tüketici olarak yetiştirilip, sadece kabuk üstüne kabuk ve her kabukta içi hızla çürüyen bir sezonun evlatlarıyız. Ay sonu birikmiş gazete kadar kırık kalp olmuyor mu kapıcıya vermek için? Ne yaptın evde mi oturdun?…

Öğretilmiş beklentiyle şekillenen bir kalıba uygunluğun sonucu mudur aşk.

Bir tabela mıdır?

Ne cüret Aşktan söz etmek…

Aşk bir çamur ey sevgili, o baktığın yerde öylece kalacak ve hızla kuruyacak, çapalayıp çalışmadan, yoğurup şekillendirmeden bir yere götüremeyecek.

Aşkı yoğurup aileye de evirebilirsin mesela… Çocukların cıvıltısıyla neşelendiğin, sonsuzlaştığın… O yüzden insan gücenmez aşkı verip aileyi almaya. Adına evlilik denir tüccar gibi bakarsan en kötü ticarettir.

Aşkı yoğurup uzun soluklu bir tirada da çevirebilirsin “bak ben bu çöllerin hepsinde yandım” diye anlatırsın insanlara, hiç anlamadan bakarlar sıkılarak.

Aşk bir güldür, dünyanın bütün bahçelerinde açar… ama bir gün mutlaka solar.

Hazır vakit varken aşkı ver hesapsızca ne alırım demeden karşılığında sen bana verirken hayat da sana verir bütün iyiliklerinde olduğu gibi. Benden alamadıkların senin bahtsızlığın değil benim eşeklik haneme yazılır.

Önce bir gülüş, sonra bir öpüş, sonra derince bir liman olmaktır. Her türlü fırtınadan uzak ve hepsine hazır.

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.