AŞK – 2

0 9

Derin sıkıntılı zamanlarımda, akşam yalnız kaldığımda yaptığım ilk iş gözlerimi kapatıp meditasyon yapmaktı…

Ay aydınlığında ucu bucağı olmayan ılık, koyu lacivert bir denize dalardım tek su damlası sıçratmadan.

Aşağı doğru ilk birkaç kulaçtan sonra ay ışığının suya ince gümüş mızraklar gibi daldığı bir ışık denizinde yerçekiminden kurtulmuş tek bir nefes gibi kalakalırdım. Gözlerim sonuna kadar açık; ses de dahil hiçbir şeyin giremediği bu ılık, loş sakinlikte içimdeki tüm sesleri de susturarak yunusa dönüşürdüm. Derine ve daha da derine.

Tek bir ışık kıpırtısın bile kalmadığı; kalbimin ve düşüncelerimin bile susup durduğu bu hiçlikte, çıplak bir varlık fikrinden ibaret biricik ışık tanesi olarak kalırdım. Aklımın içinde eski hatıralardan kalan tek bir ışık parlaması olarak.

Ta ki o ılık denizin ince beyaz kumlarına karnım ve göğsüm ve ellerim değene kadar. Sorusuz, soluksuz, yorumsuz, acısız…

İçimden çıkar, kendimden ayrılır daha ileriye ve ileriye devam ederdim. Geride kalan kendim bu ilerleyen kendimi seyreder neredeyse kumun iki parmak üstünde ilerlemek için çaba sarf etmeden tamamen karanlığa kalana kadar sessizleşirdim.

Tamamen karanlığa ulaşmak denizin kendisi olmak demekti sadece dibi değil… dalgalanan devinen çırpınan ve sükuta eren.

Deniz olarak kalmak zordu, yüzeyde bin ışıkla birden parlayıveren, devleşen, bir solukla bütün bir adanın sahilini okşayıp, soluğunu verirken kaşı kıyıda kumları örten, incelten ama ne yaparsa yapsın duraksamadan ve diğer her şeyi değersizleştirmek pahasına sürekli gökyüzüyle sevişen, can cana, esrik, duraksız…

Bazen de bir ulu ağacın hemen altındaki bir çimen olurdum. Yer seviyesinde esen rüzgarla titreşen güneş ışığıyla ısınıp aydınlanan bir minik hırıltı. Ağaçtan kopan yaprakları kucaklayan, düşen meyveleri saklayan…

Bazen de bir yağmur tanesi olurdum 3000 küsur metreden bir ışık patlamasıyla ayrılıp bir düşme süresi kadar yaşayıp, hayata karışarak başka hayatlara dönüşen…

Yüzünü iki elimin arasında tutarken baktığım senin etin değil, sarılırken benden sana akan sıcaklık bütün azgınlıklardan uzak bir dinlenme açlığı. Dinlenme ve toz parça olma isteği, avucundan akan kum gibi bir parçalanarak yayılmak arzusu. Nasıl evren her saniye yüzbin kilometreye yayılıyor; şehvetin patlama anının; sonsuza dağıldığı anın vücut bulmuş haliyim. Bu kısa ve sonlu yanılgıda.

O yüzden sana bir renk, şekil verilirken ben her damlada milyon yaşam dağıtabilecek biçimde şekillendim. Senin bulunduğun mutlak saf hale gelebilmek için sonsuz ihtimallerden tümüne dağılıp; İçimde eriyerek yayılan bir tanrı motifi ve bu sayede kendimden başlıyorum tapmaya.

Önünde eğilmem mi gerek aynanın önünde sayıyorsam kendimi, kendi aydınlığımda sana dokunan parmak uçlarım kendimi okşarken. Sana olduğu kadar sende yarattığımı bana da hayran olmak değil mi bu…

Bak bu kanayan yaralarımı bir tek sen görmedin ancak onları iyileştirmek sadece senin altından kalkabileceğin bir şey, onlara bakarkenki gülümsemenden anlıyorum bunu…

 …

Yüzünü iki elimin arasında tutarken baktığım senin varlığın. Işığı bile yansıtırken güzelleştiren… Bir jest ya da bir esintiye ihtiyaç olmadan, bir durumdan ve ihtiyaçtan bağımsız bir güzellik salgını halindeki duruşun. Sobadan yayılan çıtırtılar gibi uzaktan bile içini ısıtan. Kokun…

Bir büyük manzaraya bakakalıyoruz yan yana; o anda, o manzara karşısında sessizce yanyanalık tekliğe dönüşüyor. Senin gözlerinden kendi aklımla bakıyorum. Manzara değiştikçe değişen kalbinin atışını hissediyorum. Sevişir gibi. Tam göğsümün ortasında.

Bir kristal parçalanıyor mumla aydınlatan salonun ortasında, ışık da aydınlık da parçalara ayrılıyor beraberinde. Oysa yere düşen kırıklar artırmaz mı ışığı kırık sayısınca?

Ben parçalandıkça sende toplanıyorum. Kendimde azaldıkça senleşiyorum. Ben kalmayana kadar…

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.