Aşık Değildim Olabilirdim 5

0 19

Bölüme ait binanın güneş gören, insan görmeyen duvarına sırtımı dayamış, yıllar sonra bir vapur yolculuğu esnasında çaldırana kadar içimde biriken sözcükleri yazdığım kırmızı kaplı ajandanın sayfalarına gömülmüştüm. Kim bilir neler saçmalıyordum. Mayıs güneşinin yakıcı ışınları kahverengi kısa saçlarımı, esmer ellerimi, yüzümden epey ileride olan burnumu ele geçirmişti. Derken güneşte yanan tüm varlığımın üzerine bir gölge düştü… Başımı kaldırdığımda ukala bir çift kahverengi gözün, tedirginliğini saklamaya çalışarak bana baktığını gördüm. Mayıs ayının yoğun etkisiyle kim bilir hangi gezegenin retro hareketi birleşmiş onu benim yanıma getirmişti. Belki de kafasına bir şey düşen her erkek yer çekimini bulamıyor, ne bulsak ne bulsak diye aranırken böyle enteresan keşifler yapabiliyordu. Kısmet.

İki merhaba arasındaki sessizliğin içinde paragraflarca söz vardı belki. Belki de ben uyduruyordum. Erkek cinsinin sözcüklere sahip olma ama onları kimselerle paylaşamama sorunu olduğunu yıllar sonra öğrenecektim. Bana bakan oğlan-evet, o hayalimdeki kont değildi, düpedüz çekingen bir oğlandı ukalalığının arkasına saklanan-birinci sınıfta bana Osmanlıca kitabını veren oğlandı. Benden iki sınıf büyük olması “kriter koyma ve arttırma bakanlığım” tarafından pek makbul karşılanmıştı. Eh, madem kont da genç kalmıştı, biz buradan devam edebilirdik 🙂 Ses tonu: evet, bakışlardaki derinlik: onaylandı, yürüyüş: çok kötü! Kalkışı durdur Hüstın. Kalkış ertelendi!

O nasıl bir yürüyüştü yarabbim? Parmak uçlarında yükselip basket potasına smaç basacakmış gibi bir zıplama, sonrasında vazgeçme hali. Böylesi bir Alan Iverson modeliyle nasıl romantik bir yürüyüş yapılırdı? Uzun süren(?) bekleyişimde bu düzeltilebilir bir kusur olarak kaydedildi. Kayıt merkezim ile kriter bakanlığım arasında ciddi bir kriz yaşanmaktaydı. “Düzeltilebilir”, herhalde yaniii…

Niye sırıtıyorsun benim cool yalnızlığımın üstünde yakışıklı? Ah, aman tanrım, bana geri çevrilmesi mümkün olmayan bir teklifle gelmiş! Derslerimde yardıma ihtiyacım var mıymış? Tabii bebeğim, bir bakanın bir müsteşara ne kadar ihtiyacı varsa o kadar ihtiyacım vardı buna..Yıllardır “Godot’u” bekliyordum. Gelmişti. Üstelik de teklifleri ve zıplamalı yürüyüşüyle… Buraya da beklediğimden kısa sürede ulaşmıştı. Belki de benim daha “bekleyesim” vardı. Bu kadar beklenmedik, ivedi gelmelere alerjim vardı demek ki! Hemen bir hypodesensitizasyon tedavisi başlanmalıydı bana. Tüm alerjiye neden olan antikorlar gerekirse imha edilmeliydi. Kendi ruhumda muhalefete tahammül edemeyen bir çeşit Mao’ya dönüşmüştüm. Tüm totaliter rejimleri referans alabilirdim.

Nasıl gidiyordu derslerim? Bu içler acısı sorusunu nasıl cevaplayabilirdim Allah’ım. Bölümün otu tarlasından yiyen öğrencilerindendi. Rezil olmuştum. Güler Hoca’nın Bibliyografya I dersini dördüncü sınıfa kadar alttan alacaktım. Eh, bazı şeyleri alttan almayı bilmeliydik 🙂 Manyak mıydım bilmiyorum ama aslında Bibliyografya dersini mazoşistçe seviyordum. Ama karşımda hiçbir sado-mazo ilişkide karşılığı olmayan bir Güler Hoca vardı. Topkapı Sarayı’nı gezmeden, koridor koridor adımlatan, hayallerimizdeki “Babüssaade” kapısını düşük notlara açan, Kubbealtı’nda çınlayan keskin, mikrofonik sese sahip kadın. Umarım birileri ona “tepegöz” denilen bir eğitim aracının varlığından bahsetmiştir. Etkileşimli tahtalara ömrü yetmez yoksa 🙂

“Eh, fena değil” diye içler acısı bir cevap verdim yakışıklıya..”fena değili” açmamı istemedi. İsteseydi “fena değil” cevabının öznelliğiyle ilgili bir ders alabilirdi. Onun “fena değili” muhteşem olmasa da mükemmele yakın notlar olabilirdi. Benim fena değilim beyaz etin minimum saklanması gereken ısıya eşit olabilirdi. Bunu kimse bilemezdi:) Ömrüm bu muğlak ifadelere bir çeşit ibadet haliyle geçti gitti yav! “Eh, belki, sonra, gibi, bakarız” sevdiğim, tapındığım en anlamsız anlamlı kelimeler… Oysa ki edatlarla ilgili soruları Türkçe dersinde hep yanlış cevaplardım. Hayat işte! Muhtemelen o da ileride beni hatırladığında bir “fena değil” çıkarabilir cebinden…

Kabul etmedim. Yardım teklifini. Diğer söylediklerini pek gönüllü gözükmeden kabul ettim tabii. Romantik olmayan sinema izlemeler (grup halinde izlenince tabii, öhhöm), birkaç kilometrelik yürüyüşler, ufak bahçe grupları… Bakışlarındaki derinliğin içinde neler vardı, bilmiyorum. Çünkü düşündüğümüzü konuşmadık pek. Ben pek sivriydim, o da pek bön. Bir kızın neler duymak isteyebileceğini hiçbir zaman bilemeyecek bir bönlük müydü bu yoksa benim “yasak, girilmez” tabelamın büyüklüğünden olduğu yerden çıkamayan cinsten miydi? Ne yazık ki kriter koyma ve geliştirme bakanlığım yeni bir müdürlük açmıştı. Bu müdürlüğün çalışma konusu “nereye kadar, kim” konusunda epey başlık oluşturmuştu. Yapacak bir şey yoktu.

Baktım, bir Pazar günü lokantanın kapısından girdi Alan Iverson. Böylesi beklenmedik sürprizlerde ambale olurum. Elim kolum fazla gelir. Elinde bir şiir kitabı. Orhan Veli Kanık… Kırklareliliydi. Annesine kütüphaneye gidiyorum deyip çıkmış, otobüse binip bana gelmişti. Benim için yapılan en büyük şeydi hayatımda. Tek bir espri yaparsam bu hatıraya haksızlık etmiş olurum. Susuyorum o yüzden. O gün de pek bir sustuk. Sevdiğimiz sayfaları işaretledik. Ben çalıştım, o izledi. Olamazdı. Bakanlık devreye girdi hemen. O koca ağaçları deviren eller bu oğlanın elleri değildi. Bu eller bir kalem sapına yapışabilirdi , beni içinde bulunduğum, belki de kurtarılmak bile istemediğim derin kuyudan çıkaramazlardı. Birkaç kilometrelik yürüyüşlerden birinde ben sustum, içimdeki “yasak” tabelası konuştu. Son duyduğum umutsuz bir oğlanın “nefret etmeyle” ilgili söylediği karanlık bir kehanet oldu. Ben etmedim. Bu hayatta o da kendi prensesini arayan bir oğlandı sonuçta. Belki aynı bakanlık onun için de kriterler koyuyor, hormonları fazla mesai yapıyordu. Bulduğunu sandığı prenses, kendi prensesi değildi. (Olsa olsa o masaldaki cadı olabilirdi) Aynı yolda farklı noktalara ilerleyen iki gençtik, benim yolum uzundu…

1.Bölüm

2.Bölüm

3.Bölüm

4.Bölüm

 

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.