Aşık Değildim Olabilirdim 4

0 7

Ertesi gün Meksikalıyı unutmuştum. Öte yandan hiç unutmamıştım. ( Yaşam da, aşk da çelişkiler yumağı ve dünya ironik bir şaka diyebilirim klişe olsa da) Ve kahretsin çekebileceğim bir aşk acısı bile bırakmamıştı bana giderken… Anılarımız ihtimallerden ibaretti.

Sıcak bir yaz mevsimini daha kitaplara sarılarak geçirdim. Sabah sekizden, gece yirmi bire kadar içinden otoyol geçen bir şehir lokantası ne kadar yoğun olursa o kadar meşguldüm. Kalbim bomboştu ve ben hayırsız bir aşıktım.

İş çıkışı beni şehirden uzak bir semte götüren dolmuşlar, pembe badanalı evlerin olduğu dar çingene sokaklardan geçerken esmer aşığın yüzü zihnimde bozuluyor yerini yüzü olmayan başka bir “delikanlı” alıyordu. Artık bu delikanlının kocaman güçlü elleri de olmalıydı. Adı “feleğin çemberinden geçen adam” olabilirdi. İnşaatlarda tuğla taşıyabilir ya da Sibirya’ya sürgüne gönderilen Raskalnikov gibi büyük ağaçları baltasıyla devirebilirdi. Martin Eden gibi dört saat uykuyla yetinebilmeli, saatlerce çamaşırhanede çalışıp, uyumadan önce sayfalarca yazabilmeliydi. Kriter koyma ve arttırma bakanı olmuştum. Ve kahretsin bu işi çok iyi yapıyordum 🙂

Mary Shelley’in 21. yüzyıl versiyonuydum. Frankenstein’i tekrar yazacak olsam kendime bir aşık yaratırdım. Kontrolden çıkması tercih nedeniydi 🙂 Oh my god, ben n’aptım, şimdi bu çok güçlü, aynı zamanda çok nahif, şair ama keresteci, soylu ama proleter aşığı nasıl kontrol edecektim 🙂 Adama kitap yetiştiremiyordum, okumaktan bana vakit ayırmaz olmuştu. Nasıl bir canavar yaratmıştım?

Bir şeyi bildiğim varsa o da hiç bir şey bilmediğimdi desem yalan olur. Bildiğim bir şey varsa o da kendi ayakları üzerinde duramayan bir erkeğin, tüm kadınlara itici geldiğiydi. O, finanse edilemez olmalıydı. Yere düşmesinde sakınca yoktu, kendi kalkabildikten sonra. Elini uzatan şerefsizdi.

Tüm bu duygu karmaşasıyla menemen tadında bir yaz mevsimi geride kaldı. Eylül ayı da bana kampüste çok boş vakit vaat etmiyordu, o boş vakitlerde lokanta hizmet bekliyordu. Üstün hizmet madalyasına aday gösterilmiştim. Yazın olduğu gibi götürdüğümüz köftenin içine peçete atan, içeceklere tüküren Almancıların eksikliğini hiç hissetmiyordum. Belki biraz. Her sabah gelip aynı masaya oturan, bazı notlar alan yaşlı bir amcayı özleyebilirdim. Kardeşimle dertleşmek için gelip onu sürekli masasına davet eden ekzantrik teyzeyi de..

Kampus, yazdan kalan emprime etekli güzel kızlarla doluydu. Ve rüzgar esince uzun saçları filmlerdeki gibi havalanıyordu. Bu Milano moda haftası tadındaki kampüste ben, podyuma en son çıkan zayıf, hastalıklı, garabet bir kıyafet giymiş modacı gibiydim. Öylesine başka bir dünyadan geliyordum ki (kırmızı önlüklü garsonlar gezegeni) bazen iş yeri kıyafetimin üzerinden iş önlüğümü çıkarmaya zor vakit buluyor, dersliğe kendimi zor atıyor, hocayla hasbelkader göz göze gelsek menü götürüp sipariş alacak kadar iğreti oturuyordum sırada…

Nasıl bir sınıftı burası… Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü. Tedavülden kalkan paraların takas edildiği Merkez Bankası deposu gibiydi… O depoda sonsuza kadar bekleyebilir, en son yüksek ateşte eritilebilirdik. Aşkın ateşi burayı hayatta bulamazdı…

Desem de.. … to be continued

1.Bölüm

2.Bölüm

3.Bölüm

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.