Aşık Değildim Olabilirdim 3

0 34

Aramayla bulunamayan o duyguya “bekleyerek” ulaşabilir miydim? Beklemek ve düşlemekti belki de aşk… Kulaklığımdan yayılan düşsel ezginin zihnimde yarattığı asla tanışamayacağım aşığa gülümsedim… Beni bulduğunda sımsıkı saracak, “her şeyimi” sevecekti… Kendimi beğenmişliğimi, ukalalığımı, Streisand burnumu… Parmakları kısacık Natalie Imbruglia saçlarımın arasında gezinirken beni dünyadaki tüm kötülüklerden koruyacaktı… Daha üniversiteye giden 18 yaşında küçük bir kızdım nihayetinde… Erkeksi saçlarıma ve yürüyüşüme bakıp da “güçlü” zannedilmek isteyen, dünyanın getirdiği, bana o zaman için sımsıkı yere basmamı sağlayan sınavlarından geçerken “önümde kimse duramaz” dayılanmalarıma aldanmamalıydı… Fırtınalarla dolu bir denizdeydim, gemiyi sakin bir limana yanaştıracak kaptan aramaktaydım 🙂 Galiba “o” bunun farkında değildi…

Çünkü lokantanın kapısından giren “kaptan” otuz iki dişini de gösteren bir gülümsemeyle dünyadaki herkesin sakin limanlarda mutlulukla güneşlendiğini düşündüğünü belli eden bir rahatlıkla bana doğru yürüyordu… Dediğim gibi benim dizlerim geçici süreliğine hizmet dışı kalmıştı. Ama her ne hikmetse yüz kaslarım çalışıyor olmalıydı, çünkü o bembeyaz gülüşe aynı beyazlıkta olmasa da karşılık veriyordum şapşalca… Benden bile esmer birini ilk defa görüyordum sanki, hani mikroskopta mikrobu yeni keşfetmiştim, o derece 🙂 Nasıl olduysa aynı kendim gibi konuşmaya başladım. “Hoş geldiniz”… Gerçekten “hoş” gelmişti dünyama. Buyursun, otursundu. Sonsuza kadar kalabilirdi.

“Hi” dedi… Aman Allah’ım, turistti benim kaptan. Yabancı denizlerden, aynı gökyüzünden olsa da güneşin aydınlattığı başka meridyenlerden gelmiş, beni bulmuştu! O esmer yüzü ve görkemli gülümsemesini bir masaya oturttum. Bilmiyorum kalan kısmı da oturtmuştur tabii benim tek görebildiğim buydu. Neşe Hanım’ın öğrettiği tüm İngilizce sözcükleri çağırdım, gelmedi şerefsizler. MTV kliplerini boşuna mı izlemiştim yıllarca. Üstelik annemin “kapat bu gavur şeylerini” demesine aldırmadan. Otomatiğe bağladığım İngilizce servis cümlelerim (lentıl soup, chicken on the skever, meatball, semolina dessert) yetecek miydi aşkımı anlatmaya? Du bakalım, acele etmemeliydim. Belki de o, “o” değildi. Yani ilk gördüğüm esmer kontun üzerine atlayacak olsaydım, şimdiye kadar atlardım. Bu sakinleştirme pratiği işe yaradı. Dilim çözülüverdi. Amanın, görseydiniz Londra kırsalından daha dün taşınmış gibi parça parça ediyordum bu dili 🙂 İşte, Neşe Hanım beni burada görseydi eminim gururdan boğazı tıkanırdı. Belki de o ekşi paspas kokan koridorlardan geçen hiç bir öğrencisi böyle konuşmamıştı kadıncağızın. Bu conversation bitince anladım ki benim kont, kaptan, Meksika’lardan benim ayaklarıma kapanmak için değil, üniversitenin ona çizdiği rotayı tamamlamak için, eğitim ziyareti yapmak için gelmişti. O haritada ben yoktum. İyice baktım. Muhteşem gülücüğü eşliğinde esmer parmağını haritanın üzerinde Asya kıtasının doğu okyonus kıyısına kadar gezdirdi. O esmer parmaklar bu kısa saçları hiç okşamamıştı, hiç okşamayacaktı… Haritada aşk yoktu.

Deniyordum umutsuzca. Belki bende tanıdık bir şeyler bulsa o haritayı parçalayıp azgın dalgaların arasına atar, gülüşüyle birlikte benim haritama yerleşebilirdi. Gerçi bu şehir dışında başka bir şehir yoktu. Ama olsun yasak elmalar buradaki ağaçlarda da yetişirdi, yağmur aynı yağmurdu her yerde… Birden buldum. Zihnimin derinliklerinde Meksikalı ortak bir tanıdık..”Octavia Paz” diye bağırdım. Nihayet genlerimizde kodlu “ortak bir tanıdık bulma isteğim” tatmin edilmişti. Lise yıllarında “Yalnızlık Dolambacı” adlı kitabını okumuştu. Oku dese birkaç mısra sayıklayabilecek durumdaydım. Oysa o “who?” dedi. Nasıl tanımazdı? Meksika ne kadar bir yerdi ki? Kaç nüfusu vardı bu lanet olası yerin? Yani ben dünyanın öteki ucundan tanıyosam onun karşılaşmış olması bile gerekirdi. İlk hayal kırıklığı aşk fayımın…

Olsun aşk bu, kırılır da… Zaten genelde aşklar bolca hayal kırıklığından müteşekkil… Şiir okumadan da sürebilir benim gemiyi… Zihnimin çarkları bir modern zaman Leyla ve Mecnun hikayesi yazmaktaydı. Müdahale etmedim. Hatta mümkünse 5 cilt olsun, klasikleri sollasındı… Zihnimdeki paragraflarda Meksika çöllerindeki sevgilim emeklemiyor, koşuyordu (mümkün olan en kısa zamanda bana ulaşmalıydı, emekleyerek nereye kadar yani) Beşinci cilt son paragraf en ateşli Cartland romanı paragrafına beş basardı 🙂

Bu esnada benim Mecnun biraz şımarmış mıydı? Haksız sayılmazdı. Servis ettiğim köfteyi neredeyse ellerimle besleyecektim. Aşkımız o köfte sindirilmeden bitti. Adisyonu alıp kasaya yürüyene kadar. Dur daha uzun. Birkaç dakika daha uzun… Kısa bir koridor ne kadar yavaş yürünebilirse o kadar uzun. Kapının ağzında durup bir kıza ne kadar uzun bakılabilirse o kadar uzun. Bir erkek bir kıza ne kadar gülümseyebilirse o kadar uzun. Bir el kalkıp ne kadar uzun sallanırsa o kadar uzun. Aşkımız karşılıklıydı. Bunu her kız anlar. Belki oradaki tüm müşteriler, belki çalışanların bir bölümü… Çünkü Ünzüle Teyze arkada bulaşık yıkadığı için bu elvedayı kaçırmış olabilir… Geç bulmuş, erken kaybetmiştim… Aşk, Cartland’ın yazdığından daha bile güzeldi..

To be continued…

1.Bölüm

2.Bölüm

Cevap Gönder

E-posta adresiniz yorumunuzda yayınlanmayacaktır.