Ana Sayfa / Hikayeler / Yolun Sonu 12 (Final)

Yolun Sonu 12 (Final)

Boşlukta, ensesinde ve sırtında serinleten bir esintiyle aşağı doğru kaydı bir anlığına;  gözleri hala yukarısında, hızla küçülen yardımcının yorumsuz ifadesine takılı… yere sırtüstü çarptığını ve böylece çıkan sesi hissetti sonra yavaşça kararan çevreyi ve ağzındaki kan tadını…

Yardımcı sakince aşağı adımladı merdivenleri, kapıdan çıktı, İrfanın düştüğü yere doğru ilerledi. Kıpırtısızca yattığı yerde durdu, kollarını sıyırıp önünde diz çöktü. Sağ avucunu göğüs kafesinin hemen üstüne koydu. Kalbi atıyordu, bu kadar yüksekten düşüp de sadece bu kadar kanama olması inanılmazdı.

-Sakın inanmayı bırakma, dedi İrfan’ın saçlarını geriye doğru atıp alnını okşarken… sanki pencereden iten kendisi değilmiş ve ona değil de kendine telkin ediyormuş gibi… sanki düşüp canı çok yanmış ve uzun süre ağlayıp katılmış bir oğlan çocuğunu severek sakinleştirir gibi… Bir ömür boyunca en önemli gayesi gizli ve inanılmaz bir sırrı büyük bir saygıyla takip etmekti… bu sırada kendi de yine inanılmaz şekilde gelişmişti. Enerji, frekans, titreşimler ve renkler, yerler ve saatler, bitkiler ve karışımlar… gerçek olduğuna inanamadığı gerçekler…

İrfan’ın içinin yandığını birebir hissediyordu. Eliyle kırıkları ve ince ince kanayan yerlerini okşarken rahatladığını ve hızla iyileştiğini de aynı netlikte yaşıyordu… nice sonra –ki yaklaşık dört saat sürdü bu- kalbi sakinleşti. Yardımcı acıdan ve yorgunluktan nefes dahi alamaz hale gelince İrfanı yattığı yere bıraktı… Kendi de mermer zemine sırt üstü yığılıverdi.

Zaman geçip, biraz olsun toparlanınca; güç bela doğrulup su buldu, kana kana içti. İçtikçe ağzındaki kan tadı da giderek azaldı. Yüzünü ve ensesini yıkadı. İrfan mutlak bir sessizlikte uykuyla ölüm arası bir yerde kararsız bekliyordu. Biraz su ile onu da ıslattı. Sanki İrfan’ın bütün acılarını emmiş bir sünger gibi kalakalmıştı. Eskilerin tarzı tersine de çalışıyormuş diye düşündü. Kuralı öğrendikten sonra tanrıları bile taklit edebiliyordu insan. İrfan ne kadar özünü kaybetmişse kendi de o kadar bulmuştu.

Akşam olmadan düzgün bir yere gitmeleri gerekiyordu. İrfan’ı sırtladı.

İrfan nihayet gözünü açtığında Kız Kulesi’ndeydi.

Akşam kararmaya başlamış ancak hava neredeyse ılık ve kıpırtısızdı. Güç bela kafasını kaldırıp, buraya nasıl geldiğini anlamaya çalıştı boşuna.

Sanki büyük bir denizin ortasında idi, boğaz her iki yakadan da artık tanınmaz bir biçimde ve eski açıklığının en az dört beş katı genişlemişti.

Öldüm mü ben?… ne yazık ki yardımcı yine sırra kadem basmış ve sorusu cevapsız kalmıştı. Elleriyle kollarına dokundu, yüzüne ve alnına… boynunda atan şah damarı ve parmak uçlarında hissettiği kendi sıcaklığı ikna etti yaşadığına.

Üzerine yatırıldığı kırmızı kumaşların hemen yanında bir şarap şişesi açılıp mantarı geri iliştirilivermişti kolayca açılsın diye. Biraz zeytinyağı, nereden bulunduğu bilinmeyen biraz susam, peynir, kuru et, birkaç elma.

Küçük bir yudum Şarabı ağzında dolandırdı. Tam bu sırada Yardımcı da içeriden çıkınca şaşırdı… Bu nasıl bir kıyafet… Beyaz pamuklu ve yünlü bir dokumadan yapılmış bu tek parça elbise sanki tarihi bir piyesten fırlamış gibi duruyordu. Elbisenin beyazlığında yardımcının zayıflığı göze batıyordu…

-Kleopatra nerede Antonyus?…

Yardımcı o her zamanki sevimli sırıtışıyla karşılık verdi:

-bir şey değil, sen gözünü bile açamazken ben seni buraya kadar taşıdım. Nasıl oldu da ölmedim diye soracağın yerde kıyafetime mi takılıyorsun…

-Aaa evet! Altıncı kattan yere yapıştım, ne diye ittin beni? Neden bana bir şey olmadı?

-olmadı mı?… Belin iki, kaburgaların beş yerden kırıldı, kafatasın çatladı ve karaciğerinle dalağın yırtıldı. Kalça kemiğinle, kol ve bacaklarını saymıyorum…

-eee, nasıl iyileştim bu kadar sürede…

-biraz yardımla oldu.

İrfan’ı nazikçe göğsünden geri doğru itti, ellerini açtı yattığı yerde İrfanın göğüs kafesine sağ elinin içiyle bastırırken sol eli ile alnını tutuyordu. İrfan ilk kez aklı başındayken şifa seansına şahit oluyordu. Göğsündeki karıncalanma ve alnından Yardımcısının kemiklerini hissettiği kuru eline doğru akın eden koyu, acılı ve yeşil olduğuna yemin edebileceği bir şeyi hissetti. O şey neyse, akarken her saniye daha da hafifliyordu. Ancak aklı başına gelince Yardımcının derisinin kararmaya başladığını gördü. Çevik bir hareketle Yardımcısının elinden kurtuldu. Gücünün zaten tamamını kullanan yardımcısı da yığılıp kalıverdi. Elleri buruşmuş, kararmış, yaşlanıvermişti bu kadar sürede…

-Sana ne oldu böyle?

-bedava mı sanıyorsun iyileşmeyi…

-bıraksana kardeşim beni o zaman…

Zaten ellerinde et kalmamış neredeyse kurumuştu, yardımcıyı böyle görmek içini acıttı,

-yapabileceğim bir şey var mı? Artık sorduğu soruların tümünün çok aptalca olduğunu keşfetmiş olacak ki sona doğru sesini iyice alçalmış buldu.

 -biraz şarap…yardımcı isteğini zar zor seslendirebilmişti.

Kurumuş ensesinden sol eliyle destek olup oturttu yardımcıyı… şişeyi direkt ağzına yanaştırdı, ağzını hafifçe ıslatacak kadar şarap döktü…

-neden ittin, neden iyileştirdin… şu haline bak…

-inanman için… inanmam için de demiş olabilir gibiydi…

Artık yavaşça kararan akşam gökyüzünde ışıksız, aysız, acımasız bir karanlık bastırıyordu. Yardımcı derin soluksuz bir uykuda beklerken bu hiçlikte bomboş duraksamışken buldu kendini İrfan… onun kendine dokunduğu gibi o da yardımcının göğsüne elini koysa da zayıf bir nabıza dokunmaktan ileri gitmemişti…

Şişeye uzandı…

Kontrol etmek için Yardımcıya tekrar usulca dokundu. Kuru bir dal hala ılık kalmaya çalışıyordu… Kendi kalktığı yere yatırmıştı onu, üstü örtülüydü ancak gariptir hava da ılıktı. Şaraptan mı?… Ne çabuk…

Her yer batarken Kız Kulesi sabit kalıyordu. Bir gümleme daha oldu… bir silkelenme daha…

Yardımcısının yanına sırt üstü uzanmış onunla konuşmaya başlamıştı. Tek tük yıldızlar parlıyordu üstündeki aysız gecede. İrfan içindeki boşluğu konuşarak dolduracağına inanmış olmalı ki duraksız kesintisiz konuşuyordu.

Artık kendisinin de ne dediğini kaybettiği bir yerde; tam üstünde gökkubbe dönmeye başlamıştı. İrfan son anda farkına varınca konuşmayı ve içmeyi bıraktı, gözlerini ovuşturdu.

Evet, bütün gece göğü çevresinde dönüp duruyordu; elele tutuşup tekerleme söyleyerek dönen çocuklar gibi. Gözünü yukarıdaki gariplikten ayıramazken alttan bir aydınlık hissetti, deniz aydınlanıyordu.

Gözleri aşağı, denize doğru kaydı. Kaymaz olsun… yattığı yerden korkuyla geriye fırladı…

Deniz, insanla doluydu, ağzına kadar… saçları sularda korkunç şekilde dans eden, delici bakışları yukarıya kendine sabitlenmiş; balık istif metrobüs yolcusu gibi sıkışmış binlerce kafa suyun iki karış altında… bir sualtı kıyamı halinde…

Hareket etmiyorlardı, sadece su altından yukarıdaki hareket edebilen tek şey olan İrfan’ı görmeye, gözden kaçırmamaya çalışıyorlar gibiydiler…

Panikle geri adımlarken, ayağı yardımcısını örttüğü kırmızı kumaşa takılıp kontrolsüzce yalpaladı. Sırtı bir yere dayanınca tekrar dengesini buldu. Buldu bulmasına ama sırtını yasladığı şeye dönüp bakınca ikinci bir korku dalgası daha yayıldı içine.

Nereden geldiği belli olmayan, aniden arkasında bitiveren bir devin ayağının dibindeydi. Başının üst noktası diz kapağının bile altında kaldığı için yüzünü göremiyordu. Dört beş adım geri çekilince denizden de yayılan ışığın sayesinde başını aşağı eğmiş kendini seyrettiğini ancak görebildi. Daha çok Hint tanrı tasvirlerindeki gibi uzun siyah saçlı, açık mavi-gri derili, çıplak, atletik vücutlu bir apartmandı.

Sakince diz çöküp oturdu, yardımcıyı eline yatırdı. Bir kız çocuğunun oyuncak bebeğine yaptığı gibi tam kendi göğsüne bastırırken yardımcı parlak bir ışıltıyla kayboldu. Bir saniye bile sürmeyen bir ışıltı ile.

İçine yayılan korku garip bir titreşimle dağılmıştı. Karşısındaki dev yere bağdaş kurup oturmuş da olsa; ikinci kat seviyesindeki kulak ve gözlere ne ifade ettiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Yayılan gül kokusu her şeyi yumuşatıyor gibiydi. Ağrıları tamamen kaybolmuş; neredeyse uyuşmuş bir halde kalakalmıştı. Karşısında diz çöken ve yardımcısının “geliyorlar” sözüyle hatırlattığı bu varlığa demir tozunun mıknatısa davrandığı gibi davranmak istiyordu, koşarak gidip herhangi bir yerine sarılmak istese de sakince karşısına oturdu. O kadar ufak kalıyordu ki kafasını en geriye attığı yerde bile ancak göğüs kafesindeki kolyelerini ve altın pazubentlerini görebiliyordu. Nihayet biraz daha geriye gitmek için ayağa kalktığında; ellerini açmış ve kendine doğru uzatmış olduğunu anladı çocuğuna “gel gel” yapan bir anne gibi duruyordu. İki elin arasında dört metre açıklık olunca, ne yapacağını şaşırdı bir an için sonrasında da tam ortasında yere oturuverdi iki dev elin.

-Karar ver!… dedi bir ses; içinde ılık bir ferahlık, bir iyilik ürpertisi bırakarak. Her hareketi, her tonu bir güzellik yağmuru halinde İrfanı da her saniye güzelliğe boğarak…

-neden oradalar?

-insanlar dünyayı mahvetmiş… balıkların, kuşların, ağaçların ve inceliklerin çoğu yok olmuş, bu halde bile kendi kendini yok etmeye devam ediyor, buna dayanamadım. Su onları tutar…

İrfan gözleri kapalı içini aydınlatan sesi dinlemeye devam etti.

-bir tek sen kaldın… artık burayı temizleyeceğim…

-bir tek ben mi?… bizden kaç kişi vardı ki?…

-önceden on iki kişiydi her kabileden bir…  şimdi ise sadece sen kaldın… bu kanla taşınan bir şey bazen bin yıl sonra bir tek kişide ortaya çıkabilir, senin durumun bu sebeple özel.

-nasıl anlaşılıyor…

-o duymak istemediğin sesler ve göz bebekleri ile…

-annem, babam, Çocuklarım ne olacak…???

– Senden başka kimse kalmayacak…

Bir an yemek masasından büyük bir el başının hemen üzerinde durdu, gözlerinde ince bir sızı hissetti. Kendi gözleri hala kapalı olmasına rağmen o kocaman denizin altındaki tüm gözleri görebiliyordu. Sarı, turuncu, hatta kırmızı birkaç mavi bakış suyun altını normalde gördüğünden farklı olarak rengârenk boyamıştı. Kendi ellerini hissetti, ellerinden yayılan ve giderek beyaza dönen ışık ipliklerini… renkli ışıklar da aynı insanlar gibi suyun üstüne çıkamıyordu. Artık geri dönüşsüz biçimde insanların tümünden ayrılmıştı, hepsinden uzak kalma pahasına…

-gözümü açabilir miyim?

-eğer hazırsan…

Ses kendi alın seviyesinden geliyordu ancak kulağıyla mı yoksa içinden mi duyuyor anlayamıyordu. Gözünü açtı, karanlıkta ve denizde değişen hiçbir şey yoktu. Bir tek o apartman boyundaki varlık artık gri değil çok açık mavimsi mor ve beyaz bir ışıkla kaplıydı. Sürekli bir ışık patlaması halinde her şeye yayılıyordu.

-ne olacak onlara?

-daha önce söylediklerini hatırlıyor musun? Böyle konuşurken İrfanın gözünün önünde hayali bir düğme belirdi. Üstünde “dünyayı yok etmek istiyorum” yazıyordu. Altına da gençlik hatıralarından bir not iliştirilmiş “Bir kişinin fakirliği kendi dışındaki herkesin suçudur”…

-böyle olmayacak elbet.

Çok düşük bir frekansa sahip bir ses başladı, kız kulesinin meydanında ikisi de bağdaş kurmuş ve birbirine bakan iki kişiden başka hiçbir şey kalmamacasına yakıcı beyaz ışığın ve dağıtan sesin etkisiyle toza döndü her şey… suyun altı ve üstü bir oldu.

Bütün dağlar yıkıldı… Eskiden kalması gereken her şey kumlara, çamura, suya ve ateşe gömülüp dağıldı kendi dengince.

Her şey göz açıp kapayıncaya kadar bitmişti.

İrfan tekrar gözünü açtığında denizin ortasında yapayalnız suyun üstünde oturur buldu kendini. Elleri mavi birer ışık demeti halinde…

-Son-

Yazının 1.bölümü

Yazının 2.bölümü

Yazının 3.bölümü

Yazının 4.bölümü

Yazının 5.bölümü

Yazının 6.bölümü

Yazının 7.bölümü

Yazının 8.bölümü

Yazının 9.bölümü

Yazının 10.bölümü

Yazının 11.bölümü

Yolun Sonu 12 (Final)
3 (60%) 2 Oy verildi.

Yorumlar

yorumlar

Yazar : Alper AYGÜN

Bakmak isteyebilirsiniz!

Yolun Sonu 8

Dediği gibi de oldu. Arkasını dönüp gittikten birkaç saat sonra “dan” diye gitti elektrik. Şehrin ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir