Ana Sayfa / Az Pişmiş / Osuruk Ağacı

Osuruk Ağacı

Sevgili Okur, artık fakir değilim! Yo yo heyecanlanmayın o kadar, yüklü bi mirasa filan konmadım. Yıpranma tazminatımı almadım ama buna dair bi umudum var hala 🙂 Sadece artık Eylül ayından korkmadığımı fark ettim! Ne alakası olduğunu anlatıcam canım biraz sabret! Hazır korkmuyorken bu ayı sevmemiz için bi kaç neden de sayabilir miyim lütfen?

Bi kere Eylül delikanlı bi aydır. Yani aslında delikanlılık tanımıyla ilgili sorunlarım var ama neyse. Eylül bahar gibi bahardır; yağar, eser, gürler, açar! Pazar poşetinizin içinde patlıcanla pırasayı, şeftaliyle mandalinayı buluşturur. Üçüncü köprüden daha birleştiricidir. Zaten üçüncü köprü kimi ve neyi birleştirir? Neyse konumuz bu değil. Bi taraftan karanfiliniz açarken diğer taraftan söğüdünüz yaprak döker. Benim gibi balık ve alık bi tipseniz bir taraftan ağlar öbür tarafta göbek atarsınız. Tamam, abarttım.

Geçmiş yıllar.. Kızkardeşim üçe ben de orta bire geçmişiz. ( İki özneyi tek bir fiille birleştirirken çok dikkatli ol sevgili okur yoksa benim gibi anlatım bozukluğu yaratırsın ki her tür bozukluğu yaratmakta mahir sayılırım, yoktan var ederim o derece) Ne diyordum, evet, yaz tatilinin sonlarına gelmişiz. Belki de yaz tatili geçmiş biz durduğumuz yerde durmuşuz, olabilir. Kış kapıda sayılır. Kapıda değilse bile yola çıkmış. N’apalım? Bak bu harika bir sorudur sevgili okur. Ne yapmalı değil n’apalım? N’apalım sorusu “bize” seslenir, öyle “ne yapmalı” gibi adamı sap gibi ortada bırakmaz. Biz tam yedi cüceyizdir, çarpma bilenler için on dört kollu bir deviz’dir. Tamam toparlıyorum. N’apalım dedik kardeşimle (bundan sonra yazıda Yeliz olarak sesleneceğiz kendisine). Sobalı ve tek odalı bir evde yaşıyor ve geceleri yerde dizi dizi yatıyoruz. Ortak bir noktamız var; kıştan ödümüz patlıyor! Fakirlerin kıştan ödü patlar sevgili okur. Öd patlamasında birinci sırayı aç kalmak alırken soğuktan donmak kendine ikinci sırada yer bulur. Öcüler ancak üçüncü sıraya yerleşir fakirler liginde. Odun ve kömür fakir bir çocuk için çikolata kadar değerlidir. Üşüyüp ısınmak dünyanın en güzel duygularından biri. Hmmm nasıl anlatsam kayınvalideniz sizde bir hafta kalmış ve işte tam da şimdi gidiyor. Oh misss. Peki ya üşüyüp ısınamamak?

Yeliz’le birlikte kış gelmeden hazırlık yapmamız gerektiğine karar veriyoruz. Elimizde bir çuvalla kuru dal, çalı çırpı toplamaya çıkıyoruz.. Ciddiyetle yaptığımız planımız(!) bir süre sonra raydan çıkıyor. Zannettiğimiz kadar kuru dal bulamayınca evden epey uzaklaşıyor ve yerde bulamadığımız dalları ağaçlardan tedarik etme yolunu seçiyoruz. Bu sahnede Yeliz’le altında durduğumuz ağaç bir osuruk ağacı. Lütfen terbiyeli bir okur olarak bu terbiyesizliğimi hoş gör, inan ki Latince ismini bilseydim, ukalalık taslamak adına bile olsa yazardım. Ama biz osuruk ağacına evvelden beri osuruk ağacı deriz. Çok pis kokar. Lakin içimizdeki “doğa dostu çocuk” başka bir ağaca yaklaşmamıza izin vermiyor. Ama bu ağaç? Ağaç mı lan bu! Ne işe yarıyor ki. Kopar gitsin dallarını. Bi de bilseniz ne zor iş. Yemyeşil ağacı budarken kan ter içinde kalıyoruz. Vakit öğlen, güneş tepede, ortalık leş gibi kokuyor. İki cılız kız bir osuruk ağacına savaş açmış 🙂 🙂  Koca bir dal kırmışım, görseniz hiçbir çuvala sığmaz! Yapraklarıyla birlikte eve kadar çeke çeke getiriyoruz. Ellerimiz sıyrılmış, kızarmış ama ikimizde de yararlı bir iş yapmış olmanın verdiği gururla birlikte, maceraya atılmış olmanın, kendimize bir oyun yaratmış olmanın heyecanı da var..

Annem, yemyeşil ağacın yanmayacağına dair bilgiyi bize verdiğinde şaşırmıyoruz. Zaten  bunu az çok tahmin ettiğimiz için pek de üzülmüyoruz. Yine de annemin “kurusun, öyle yakarız” temennileriyle bir köşeye kaldırılıyor dallar. Kuru olanlar da kışı görecek kadar şanslı değiller. Çoktaaan annemin çamaşır kazanının altında kül oluyorlar. Bahçede çamaşır kaynatan nesle aşinayız…

Eylül’den korkmamın birinci nedeni budur. Soğuğa bir girizgah yapar Eylül. Ucundan kışı müjdeler. İkinci nedenime gelince birinciyle kapışabilir!

Okullar Eylül ayında açılır. Bunu bir fiş cümlesi yapsanız öylesine kesin bir gerçeklik barındırır ki bi nevi Atatürk Samsun’a çıktı, Fatih gemileri karadan yürüttü gibi klişe eğitim cümleleriyle yarışabilir. Kazanır da. Çünkü okullu eğitim hayatımız bu keskin gerçekle başlar. Eee açılır n’apalım? Yine n’apalıma geldik mi 🙂 🙂

Okulun ilk haftası. Benim üstümde siyah, ütülene ütülene parlamış, kim bilir kimin yüzlerce kez giydiği bir önlük var. Etekleri ya uzundur ya da kısa. Veren kişinin boyuna ve yaşına göre değişkenlik gösteren bir durum bu. Yakamı annem örer. Dantelden. Ütümüz olmadığı için yıkanınca örnekler buruşur, kışın soba borusunda düzeltebildiğiniz kadar düzeltirsiniz o zaman da sararır. Bi garip durur o yaka cılız boynumda. Okulu ne çok severim. Hep sevdim. Asla geç kalmadım. Kolayını bulsam okulu ben açarım o derece. Zil çalınca hemen sıranın önüne geçerim, kuralların kölesiydim, hala öyleyim. Okul beni evdeki üzücü gerçeklerden uzaklaştırıyor ve olası başka bir hayatın kıyılarına yaklaştırıyor. Okul, kocaman hayat okyanusunda bir gemi. Okumak, umutlanmaya dair, elimden gelen en güzel şey. Hala öyle…

Ama o ilk hafta yok mu sevgili okur! Yaşamımın en travmatik anıları o haftalarda birikti. Hmmm du bakalım; kalem, defter, silgi. Bunlardan alabiliriz. Zorunlu ihtiyaç. İlk okulda kalemtraşım hiç olmadı. Benim kalemtraşım annemdi. Odun yonttuğuna göre heykeltıraş desek yalan olmaz 🙂 Kalemlerimi jiletle ya da keskin bir bıçakla açardı. Kırılma ihtimaline karşın iki ucunu da! O yüzden ben bir çocuğun renkli kabuğuyla kıvrım kıvrım kalemtraşta biriken kalem çöpüne arzuyla bakmasını anlayabilirim. Yumurtlayan kalemler, ardından uçlu kalemler çıktığında ağzımın suyunun akmasını hiç yadırgamayın 🙂 Peki ya kitaplar? Alınması en zorunlu kitap (bunu annem belirlerdi) (gittiğim sınıfa göre matematik ya da Türkçe kitabı olarak da değişkenlik gösterirdi) alınır ve daha ilk gün son sayfasına kadar incelenirdi. Hele alınan bir Türkçe kitabıysa içindeki okuma parçalarını ezberleyene kadar kim bilir kaç kere okurdum! Alınan matematik kitabı değilse işim zordu. Verilen ödevi daha eve gitmeden bir arkadaşımın kitabından deftere geçirir, vakit kalmazsa ağlardım. Bu tip zor zamanlarda annem, kitabı olan bir arkadaşımın evine gider, onun kitabını yarım saatliğine ödünç alır, sonra geri götürürdü. Ve o bir kitabı satın alabilmemiz için onun birkaç çift çetik örüp satması ya da birkaç gün yevmiyeli bir kır işine gitmesi gerekirdi. Henry James hikayeleri gibi ama gerçek 🙂

Evet, ikinci önemli nedeni de anlattım sevgili okur..Bu iki nedeni kendimden sonra dört kardeşim için de öneminden hiçbir şey kaybetmeden yaşadıktan sonra bugün bakıyorum ki Eylül ayından korkmam için hiçbir neden kalmamış! BEN: Çocuklarına sevdikleri çantaları, renk renk kalemleri alabilen vakti zamanında kıştan korkup osuruk ağacından medet uman, şimdiyse tüm kardeşleri  ve annesi de kaloriferli evlerde oturan, odunun kömürün adını unutan, hatırlamanın şükretmeyle eş anlamlı olduğuna inanan kadın. Evet, bu benim. Ve sonbaharı çok seviyorum…

Osuruk Ağacı
4.7 (93.75%) 16 Oy verildi.

Yorumlar

yorumlar

Yazar : Filiz MANDACI

Bakmak isteyebilirsiniz!

BANA BİRAZ PERVA BEYFENDİYE DE AYRAN LÜTFEN

Sevgili okur, bilirsiniz, ağzı düzgün, terbiyeli ve yazarken de konuşurken de asla aşırıya kaçmayan bir ...

Bir yorum yapılmış

  1. cok anlamlı ve güzel bi anlatım tesekkur ediyorum hocam 🙂

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir