Ana Sayfa / Hikayeler / G.D.O. ve G.Ö.T. (1. Bölüm)

G.D.O. ve G.Ö.T. (1. Bölüm)

Bilmediği bir dünyanın anlamadığı sabahına kalkan kahramanımız -elbette şu ilk anda bu tamlamanın açıkladığı şeyden habersiz- mutlu huzurlu gerindi. Kalktı, yıkandı, giyindi…

Kapıda şoför, bir “günaydın” bile duymayacak olmasına rağmen saygıyla önünü ilikleyerek muhterem zatı işine götürmek üzere makam aracının kapısını açıp buyur etti.

Daha sokaktan ana caddeye çıkar çıkmaz yaygara başladı. Çakarlar çakmaya “dırrt, dırrrrt, viyuv viyuvvv” garip garip sesler çıkartan ve halkın parasıyla alınıp asla halkın ne işini çözeceği anlaşılamamış bu pahalı araç; içindekini dışarıdaki dünyadan ayırarak ona sunduğu konfor bir yana asli görevini ağır kusurlu bir şekilde bir yere gidemeyerek -durarak-  sürdürmeye çalışıyordu.

Hemen önündeki aracın kullanıcısı; bu yanan ışıkları ve sürekli olarak yoldan çekilmesi yönündeki baskın tavrını rahatsız edici bulmuş olacak ki el frenini çekip bu davranışın anlamını çözmek üzere arkasındaki makam aracına doğru yürümeye başlamıştı…

Camı tıklattı. Makam şoförü şaşkınlıkla kendine doğru sakin ama –kendi açısından- tekinsizce bir özgüvenle yürüyen bu şahsı gözünden ayırmadan eli hemen yan cepteki silaha uzandı. Kafasını camdan çıkarıp,

-no’oluyo lan!

Kendisine “lan” diye hitap edilmesinden memnun olmadığı yüzünün değişen ifadesinden hemen anlaşılan –aslında toplamda bir türlü anlaşılamayan- kişi,

-Ne yaygara yapıyorsun… lan!… dedi makam şoförüne…

-ooolum kafayı mı yedin, belediye başkanını yetiştirmeye çalışıyorum, yol versene!

Kim olduğunu bilmediği bu adama çok da gider yapamıyordu neme lazım kimin nesiyse… silahsız olduğu anlayınca elini silahtan çekti, cep telefonuyla merkezi aradı, önündeki beyaz reno kliyo’nun plakasını verdi. Yoo normal vatandaş mıymış… bu esnada trafik bir milim bile ilerlememiş, arabadan çıkıp bu disko ışıklı aracın çevresini bir mini kalabalık halinde –ve hani deyim yerindeyse sivil itaatsizlikmişçesine- ablukaya aldılar, merakla toplananlar…

Oradan biri;

-kardeşim sen vatandaşla nebiçim konuşuyorsun öyle lan’lı man’lı…

İki araba geriden cırlak sesli bir teyze -en sakin tonunda bile konuşurken sabahı yırtan zırıltısıyla-

-evladım vatandaşa saygı böyle mi olur, özür dile bakiiim hemen!

Bir başkası atıldı hırçınca,

-yol bir yere mi gidiyor sayın belediye başkanı!… belediye başımız olarak sizin işiniz değil mi buna bir çözüm bulmak. Sabahın sekiz kırkbeşinde ne bu acele???… ben yediden beri yoldayım kimsenin üstüne çıkmıyorum sizin gibi…

Çok geçmeden motorlu iki polis geldi, yine bir yaygara kıyamet. Mekanik bir ses ortalığı inletti,

-lütfen aracın çevresini boşaltın… trafik kuralını ihlal ediyorsunuz, yolda durmak yasaktır…

Ahalinin şaşkın bakışı zaten hiçbir yere gitmeyen trafikte, iki polis motosikletine kaydı.

-trafik bir yere gitmiyor, zaten tıkalı olan, bir yere yürümeyen trafiğe mi zarar veriyoruz. Üstelik başkan bir yere gitmeyen trafikte bizim üstümüzden mi gidecek… hadi gitti diyelim gidip de ne yapacak vardığı yerde…. O masasında otururken biz hala trafikte bekleşiyor olacağız…

Üç kelimeyi aşan cümle hep bir ağızdan söylenince bir Meksika dalgası halinde trafik polislerine doğru dalga dalga yayıldı. Bu kadar adam hep bir ağızdan buna benzer şeyler mi söylüyordu…

-Manyak mısınız ya siz… binsenize arabanıza!!! O etrafını sardığınız belediye başkanı… açılın… yol verin…

Bu olağandışı Yurdum manzarasını bir anlığına durdurup biraz uzağa uzanalım… Amerika’da bir laboratuar olsun şimdiki mekânımız ve laboratuar tesisinin toplantı odalarından birinde mikrobiyologların ve gen mühendislerinin müdürü olan sarı saçlı-beyaz tenli ve nedense asabi şahsiyet, dirseklerini masaya dayamak zorunda kalmıştı değerlendirme raporlarını okurken… her okuduğu paragrafı; şaşkınlığı ve çaresizliği artarak bitirdi… beş dakika sonra ulusal güvenlik konseyinden gelecek üç kişiye ayrıntılı bilgi vermesi gerekliydi ve bu kadar fena bir haberin bir seferde nasıl verileceği bir yana alacağı tepkileri düşünmek daha da berbattı…

Yaşları Altmışlarında, tümü beyaz saçlı, uzun boylu ve ifadesiz suratlı üç adam tek bir jest göstermeden sunumu dinlediler. On beş dakika sonra Türkiye’ye kalkacak uçağın bilgi mesajını almışlardı koordinasyon merkezinden. Çantalarını toplayıp teşekkür edip gittiler.

Sırtı projektörün yansıttığı duvara dönük sarışın meymenetsiz içi boşalmış çuval gibi yığıldı sandalyesine.

Özetle, genetiği değiştirilmiş pirinçlerde bir kusur vardı. Pirinç tanesini daha iri yapan modifiye gen aynı zamanda beyin faaliyetlerini birden ve aşırı şekilde artırıyordu. Pirinç değil “süper zeka hapı” yani, böyle demişti yardımcısı. Asıl problem hayvan yemi veya biyodizel üretmek için profesyonel tarım yoluyla üretilen bu ürünlerin bir şekilde halka yediriliyor olduğunun açığa çıkması değil; kazara süper zekâ için üretilmiş olan bütün pirinçlerin deneme safhasında Türkiye başta olmak üzere Ortadoğu ve kuzey Afrika ülkelerine gönderilmesiydi.

Bu müthiş bir buluştu ve bunun paraya çevrilebilme oranında şirketin karlılığının ulaşacağı durum hayal edilebilecek seviyenin çok üstündeydi. En azından sarışın meymenetsiz olası sonuçlar içinden; fazlaca kendi içine kapanan ve her şeyi kar ve fayda ekseninde değerlendiren algısıyla bu sonuca varıyor ve hayıflanıyordu.

İki gün sonra, çok basılan ancak hiç kar etmeyen devlet destekli gazetelerin manşetinde yazıldı haber, “PİRİNÇTE BÜYÜK TEHLİKE”…

Elbette ki hikâye dosdoğru anlatılmıyordu, düzgün olmayan taşıma ve depolama koşullarından dolayı pirinçte oluşan küflenmenin insan sağlığına yarattığı tehlikeden dolayı bir süre pirinç tüketilmemesi öneriliyor, ithalatçı şirket depolarındaki ve market raflarındaki ürünlerin inceleme için devam eden ticari harekete engel olmayacak yerlere gönderilmesi gerektiği bildiriliyordu. Bildiğin toplatılıyordu kısacası…

İnsanlar gazeteyi okuyan radyo diceyinden (ki doğrusu DJ dir ve işi haber okumak değil müzik çalmaktır) haberi öğrendikleri sırada üretici depoları ve bu ürünlerin satıldığı irili ufaklı mağazaların kapısına birer polis-zabıta-asker (artık kullanılabilecek durumda kim varsa) aracı gelmiş; ilgili markaların ürünlerin araçlara yüklüyorlardı bile.

Gazetelerin iç sayfalarda pirinç yerine makarnalı, bulgurlu tariflerle daha sağlıklı öğün önerileri, yaşam koçlarından “ıyy pirinç de neymiş biz Çinli miyiz…”tadında yazılar okunurken ev; hanımları evlerin erzak dolaplarındaki yedek pirinç stoklarına merakla bakıyorlardı. Sonuçta atılacak değildi elbet, hele bi birkaç gün geçsin…

Bu arada bir bankanın yönetim kurulu toplantısında gündem maddesi kredi kartları ile ilgili inanılmaz biçimde artan kapatma başvurusuydu. Borçlar bir şekilde ödeniyor, kredi kartı borcu bitince banka hesabına varana kadar her şey iptal ediliyordu.

Son bir haftada iptal başvurusu iki milyonu geçince bankalar birliği konuyu görüşmek üzere toplantı duyurusu yapmış ve bankalardan durum hakkındaki bilgilerini istemişti.

G.D.O. ve G.Ö.T. (1. Bölüm)
5 (100%) 1 Oy verildi.

Yorumlar

yorumlar

Yazar : Alper AYGÜN

Bakmak isteyebilirsiniz!

ÇOK MU ZOR?

Ananeniz öpülesi elleri parçalanırcasına, ovalaya ovalaya tarhana yaparken, Siz, “Aman anane be, boş versene” deyip, ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir