Ana Sayfa / Hikayeler / Cüveled Dede (bir Kars masalı)

Cüveled Dede (bir Kars masalı)

Solmaz sabahtan beridir kır bayır, dere tepe hayvanların peşinde dolanmış yorgunluktan bitap düşmüştü. Artık mevsim yazlamaya başladığı için daha uzun süreler dağda kalıyor, ara ara varsa veya çağrılırsa işlerini halletmek için köye dönüyordu. Dağda yatmak için bir basit keçesi vardı. Bıçağı, tabancası belinde; tüfeği keçenin altındaydı.

Hızmekar’ı (kâhya) olduğu Aslan emi’nin (amca) neredeyse yirmi senedir yanındaydı ve artık hızmekardan daha çok bir oğul olmuştu ona, hem de en masrafsız cinsinden.

Solmaz’ın karısı Gülperi; Aslan Emi’nin yeğenlerinden biriydi ve annesi ölünce eline kalmıştı. Evde besleme olarak büyütüldü, serpildi ve Solmazla evlendirildi.

Gülperi dilsizdi. Soğuk Kars kışlarından birinde; bir gece köye inen bir kurt sürüsüyle karşılamış ve korkudan dili tutulmuştu. Dile kolay, parçalanmaktan ağaca tırmanarak kurtulmuş ancak saatlerce  korkudan ve soğuktan kaskatı kesilmiş bir halde ağaçta kalakalmıştı. Bulduklarında mosmordu. Bir ay yatakta kaldı. Sonrasına ömür boyu çekilmek üzere kabuslar ve nöbetler kaldı. Kesilmiş üçer küçük ayak parmaklarını ve sonsuz sessizliğini saymazsak…

Ormandan köye inen iki yanı kayalık patikayı çok kişi bilmezdi, mezarlığın hemen sınırında tek parça bir kaya gibi durup eğer mezarlığın içinden dosdoğru geçersen iki ağacın arkasında kalan dar girişi ancak fark edebilirdin. Mezarlığın içinden geçme işi bir yana; taşlık patikadan atla eşekle inmesi tehlikeli idi. Solmaz bu sebeple burayı özellikle tercih ederdi; gençliğinin nadir eğlence yerlerinden biri diye…

Akşam kızıllığı köyün önündeki küçük ağaçlığı ve geri kalan yemyeşil çayırları boyarken mezarların arasından itinayla geçmeye başladı Solmaz. Tam çıkmak üzereydi ki yeni açılmış bir mezar çukurunun önünde bir yaşını yeni geçmiş bir koyun gördü. Kendi koyunlarından değildi bu. Köydeki çoğu işareti de bildiğinden bu koyun yabancı gelmişti. Bahar vakti de olsa koyunu düştüğü mezarın içinde bırakmak istemedi.

Attan indi… açık mezarın başına yaklaştı… aşağıdaki zavallı hayvan belli ki çıkmak için çok uğraşmış epeyi toprağa bulanmıştı. Endişeyle sağa sola yalpalıyor ancak buna rağmen arada durup çok sevimli bir şekilde kafasını yukarı kaldırıp Solmaza bakıyordu. Nerdeyse dile gelecek “alsana beni yukarı” der gibiydi.

Solmaz mezara indi; hayvanın gövdesinin altında ellerini yaklaştırıp ağırlığı göğsüne aldı. Yukarıdan göründüğünden çok daha ağırdı mübarek. Uğraştı etti ve nihayet göğüs hizasında kaldırıp; koyunun toprağa basmasına yardım edebildi. Sonrasında zaten hayvan uçarcasına sıçrayarak kendini kurtarmıştı.

Gariptir, fukara ne kadar zamandır burada kaldıysa kaçmıyor; yukarıdan, mezarın kenarından Solmaz’a bakıyordu. Solmaz gülümseyerek ve nemli toprak köşelere eliyle tutunarak mezardan yukarı çıkardı kendini.

Gösterişliydi koyun, kiminse yakında duyulurdu. Kendi köyünün hayvanlarını tanıyordu, bununsa çamurun örttüğü yerlerin dışında bir işareti yoktu. Ne bir boya ne bir boncuk… kar beyazı hanım bu gece kendi damında misafir olacaktı; sahibi gelip bi tamam tarif edene kadar.

Atının eğerine bir parça ip bağlayıp, ipi de hayvanın boynuna geçirdi. Hoş, öyle uysal davranıyordu ki ip olmasa da sanki atın peşinden gelecekmiş gibi akıllı bakıyordu. Aynı şekilde sorunsuzca köyün içine kadar geliverdiler. Karanlıkta köyün girişindeki Kapar ve Çapar adlı iki köpek -ki daha bir karış boyunda zar zor yürüyen iki enikken Hasankale’den karşılığında iki koç verip almıştı Zakif emi- tozu dumana katarak saldırmışlardı Solmaz bebeklikten beri büyüttüğü bu iki köpeğin böyle davranmasına akıl sır erdirememişti. Bunların gürültüsüne Topuz’la Kopuz, Zalım’la Zulum ve diğerleri de katılmıştı…

Başka zamanlarda köyün girişine yaklaşsa köpekler bir iki havlayıp sağdaki ağacın arkasındaki duldaya çekilirdiler. Şimdi öyle mi; bir kurt sürüsüyle boğuşurken bile sükûnetlerini kaybetmeyen bu iki canavar kardeş neredeyse daha ileri gitmesin diye Solmaz’ın atının ön ayaklarını ısıracak gibiydiler. Solmaz bu gereksiz ve haddini aşan korumacılık oyunundan sıkıldı. Attan indi Köpeklere bağırdı.

-hooooopppp! De siktirin!  akşamın bir vakti…

Köpekler Solmaz’ın yanında atın arkasına, koyuna doğru hamle yapmaya çekiniyor gibi bir haldeydiler. Koyun ise hiç oralı olmadan kafasını aşağı eğmiş yerde bir şeyler aranıyormuş gibi davranıyordu. O, atın biraz sağ yanına ilerleyince, köpekler de tersi istikamette ve neredeyse kırık bir halka sırasıyla atın solunda havlamaya devam ediyorlardı.

Birkaç küçük taş atsa da zaten kol boyu uzağında olan ve Solmaz’a ve geçen süreye rağmen havlamayı kesmeyen bu köpekler, solmazın değneğini görünce bir duraladılar.

“Herhalde koyunun üzerinde kurt kokusu aldılar”  diye düşündü, yoksa niye böyle yapsınlar ki…

Köpeklerin gitmeye hiç niyeti yoktu. Solmaz, koyunu ve atını çeke çeke çevresindeki on köpekle birlikte bahçenin arka tarafındaki dama geldi. Karısı ile birlikte ahırın üstünde kalıyorlardı. Ahırın tahta kapısını açtı, içeriden nemle karışık samana eşlik eden idrar ve mayıs (taze inek dışkısı) kokusu geldi, hayvanlar dışarıda yaylada olduğu için koyunu içeriye bırakıp kapıyı da üstüne gıcırtıyla iteledi.

Elini kolunu yıkayıp bir de sigara sardı. Akşamın serininde, baykuşların yakaladığı farelerin ciyaklamalarını dinleyerek çevrede göz gezdirirken, gözü bir anlığına karanlığın içindeki gözleri seçti. Köyün nerdeyse bütün köpekleri damın 20-30 metre uzağında oturmuş, kıpırtısız şekilde kendini seyrediyordu. Yabani hayvan hissetseler hep bir ağızdan havlaşan bu köpekler şimdi nedense sessiz bir çağrı almış gibi toplanıvermişti.

Bahçenin öbür yanındaki Aslan Emi’nin evine baktı bu saatte yemek yiyor olmalılar diye düşündü ama pencerelerde hiç ışık görmedi. Belki de bir yere davetlidirler diye düşündü.

Kahveye doğru adımladı ancak köyde hissettiği alışılmamış sessizlik de kafasını kurcalamıştı. Kahve dediğin de barakadan bozma iki masaya sahip en fazla on kişiyi alabilecek bir kulübeydi. Kapalıydı. Yatsıyı kılmak için camiye yönelince de camide bir kişi olsun görmemişti. İçeri girdi kubbenin altında oturdu. Sağa sola baktı. -Köyde yaşlılar hocalık ve gençler de müezzinlik yaptığı için uyarılacak kimse de yoktu.- namazını kıldı…

Çıkıp gerisin geri eve döndü. Tam köşeyi dönüp evine giden merdivene çıkacaktı ki damın çevresinde çemberi daraltan köpekleri gördü, az daha birinin üstüne basacaktı. Kapının aralığından içeriye köpek girmesin diye hafifçe eğilerek tekrar baktı ve kapının diğer tarafında bir karıştan daha az mesafede koyunun incecik ışıldayan kara gözleriyle karşılaştı. Bu ani karşılaşmaya ve dışarıdaki köpek kalabalığına birden küfür ederek sola yöneldi merdivenden yukarı çıkıp kapıyı açtı. Tek oda ve salon – mutfak karışımı bir girişten oluşuyordu evi ve Aslan emi sağ olsun çoğu köylüde bile yoktu böyle ev.

Gülperi uyumuştu. Yerde, yatağın kendine ait kısmını sağ ayağını şilteye hafifçe değdirerek takip etti alışkanlıkla diz kırıp yatağa çöküverdi. Odada karısının ince dingin nefesi dışında bir ses ve tek bir ışık yoktu. Normalde çok nadiren uyurken görür ve uyandırmaya kıyamazdı. Soyunup yatağa girdi, Gülperiyi dürttü…

-kıızz! Ne bu saatte yatirsin, heste mi oldun?

Gülperi kafasını hafifçe kaldırdı, penceresiz odada ifadesi anlaşılmayan bir yüzle karanlığın içinden gelen sesini dinleyip, kolunu sıktı Solmaz’ın. Bir kol sıkması ile nasıl “çok geç geldin yat geber” denebilirse öyle sıktı.

Solmaz karnını bir sıvazladı; bu karanlık karşılama yüzünden aslında çok da aç olmamasına rağmen kalan iştahı da gitti. O da uyumaya karar verdi. Burnunu Gülperi’nin koyun, kekik ve süt kokan saçlarına yaklaştırıp güm diye uykuya yenildi.

Gülperi sabaha karşı kalkıp yanı başında uyumaya devam eden Solmazı görünce gülümsedi. Ahırdaki ocağa yıkanmak için su ısıtması lazımdı şimdi. Odun kırmak için baltayı kapının yanından aldı, karanlığın içinde odunluktan bir kaç parça odunu kırıp ocağa götürmek üzere sol koluna dizdi. Ahırın kapısını açmak üzere köşeyi dönünce; sıra sıra dizili köpeklerin arasında buldu kendini. Gülperiyi zerrece dikkate almadan kıpırtısızca bekliyorlardı. Köpeklerin arasından dikkat ve merakla geçip Damın kapısı açan Gülperi’nin korkuyla gevşeyiveren kolundaki odunlar ayağının dibine düştü. Dizlerinin üstüne yığılıvermişti. Kapıyı sessizce gerisin geri kapattı eve doğru kaçabildiği hızla kaçtı.

Solmazı silkeledi, yataktan fırlayan Solmaz soran gözlerle Gülperi’ye baktı.

-Komda (ahırda) mı?…  Ney!?…

Gülperi’nin işaretlerini bir kenara bırak, ağzının hafif bir bükülmesinden bile ne dediğini/hissettiğini anlayabilen Solmaz, ne anlaması ve ne yapması gerektiğine dair hiçbir fikri olmadan hızla ayaklandı. Eli hemen yakınındaki tüfeğini kavradı. Yattıkları oda dışarıdan girilen kapısı hariç; küçük pencereli bir duvarla ahırdan da ayrıldığı için dışarı çıkmasına gerek yoktu. Kenardan yaklaşarak kendini de göstermeden aşağı doğru bakınca gözleri faltaşı gibi açıldı. Gülperi bakmak için yanına yaklaşsa da elinin tersiyle ve sertçe onu geri itti.

Koyunu bıraktığı yerde neredeyse iki metre boyunda kefeniyle boylu boyunca yatırılmış bir mevta duruyordu. Her iki yanında; net gözükmeyen ancak diz çökmüş adam boyunda dörder silüet; baş kısmında nispeten daha uzun boylu ancak çok geniş yapılı bir başka silüet ile kefeni çevrelemişlerdi. Daha şafak sökmemiş; belli belirsiz aydınlanan gökyüzünden gelen ışık komun kapısından girdiği kadarı ile hayal meyal görülebiliyordu her şey.

Solmaz Gülperi’ye döndü. Bakışlarındaki dehşet sorulan soruları anlamasına engel oluyordu.

Sus dedi. Omuzlarını sıkıca kavradı. Sağ kaşını kaldırıp “ne oldu?” der gibi baktı. Gülperi odunları alıp içeri giderken gördüklerini anlattı.

“Seni gördüler mi?” dedi sessizce, kaşlarını havaya kaldırıp kafasını sağa sola sallayan kadına.

Parmağıyla yatağı gösterip “orada otur, burada dur, ayrılma sakın” dedi…

Tekrar bir karışa bir karış ölçüdeki camsız pencereden aşağıya bakmayı sürdürdü. Güneş, kızıl oklarını gönderdikçe daha da açılan bir görüş alanı ile her şey berraklaşıyordu.

Yerde yatanın çevresindekiler ileri geri küçük küçük sallanıyor gibiydiler. Baş kısımda duran hariç hepsi ellerini kefene sarılı ölünün üstüne koymuştular.

Elleri… 100-120 cm lik boylarına rağmen adam genişliğinde heybetli omuzlara sahip yaratıkların elleri de aynı korkunç genişlikte ve tırnakları insandan çok köpek pençesine benzer şekildeydi. Şimdi bu tırnakları yavaşça ölünün tam ortasından başlayarak onu ortadan ayırmaya, yırtmaya çalışır gibi çekeliyorlardı her iki yandan. Bu sırada ezan okunmaya başladı…

-Allahu ekber…

Kefen jiletle kesilmiş gibi kolayca tam ortadan ikiye yırtıldı, içinden simsiyah bir şey çıktı. Hareketsiz. Işık arttıkça siyahtan koyu yeşile döndü. Önce elini kaldırabildi, sonra kolunu. Çevresindekilerin mırıltıları arttı. Mırıltılar, iki el genişliğindeki eller yumruk olup toprağa vurdukça ve tırnaklarıyla çevresini eşeledikçe anlaşılmaz şarkı cümlelerine döndü.

-hayyaelel felaaaah!!!

Kefenin içinden çıkan şey oturur gibi kalakalmıştı… öne fazlaca bükük boynu sayesinde kafasını kaldıramıyor ancak göğüs kısmının önüne tutabiliyordu… baş tarafta duran ortada oturanın sırtına yaklaştı, diğerleri biraz geri çekildi, çekilince tırnaklarıyla açtıkları çukurun yumurta şekilli bir kanal olduğu ortaya çıktı. Kanalın içinde koyu gibi bir sıvı vardı. Her yaratığın önünden kefene doğru dört yol açılmış ve bu çevre kanaldan buralara bu şey dolmuştu. Açıldıkları yerden ellerini bu şeye sokup ortada oturanın üstüne serpmeye başladılar. Kefene damlayınca beyazın üstünde kırmızı kırmızı parlayınca bunun kan olduğunu düşündü.

-leeee ilaaahe illallaaaaahhh!

Ezan bitince bir sessizlik oldu.  Solmaz hiç durmadan okuduğu dualar ve “Estağfirullah, tövbe estağfirullah…” yinelemeleriyle ne yapacağını bilemez halde felç olmuş gibi kalakalmıştı pencerenin yanında…

Ortadaki önce diz çöktü, sonra yavaşça ayağa kalktı. Çevresindekiler onun iki metreden daha uzağında öylece sessiz duruyorlardı. Üstlerindeki çullar lime lime olmuş. Bu halde hızla nefes aldıkları belli olan yaratıkların hepsinin üzerinden buhar çıkıyordu.

Ortadaki Solmazın kendini izlediği pencereye döndü. Solmaz kaçmaya fırsat bile bulamadan boğazını çene kemiğiyle birlikte sıkan taş sertliğinde görünmez parmakları hissetti boynunda. Parmaklar Sıkıldı… sıkıldı… gözlerinde renkli ışıklar oynaşmaya başlayana kadar sürdü. Gülperi garip sesler çıkararak diz çöken kocasına; birbiri ile hiç alakası kalmamış eklemleri yüzünden parmağını bile kıpırdatamaz halde bakakalmıştı.

Solmaz elini Gülperiye doğru uzattı “Kaç” der gibi ama Gülperi her korku nöbetinde olduğu gibi teröre yenik, donuk bakakalmıştı.

devam edecek

Yazının 2. Bölümü

Yazının 3. Bölümü

Yazının 4. Bölümü

Cüveled Dede (bir Kars masalı)
5 (100%) 2 Oy verildi.

Yorumlar

yorumlar

Yazar : Alper AYGÜN

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir