Ana Sayfa / Hikayeler / Cüveled Dede-3

Cüveled Dede-3

Öncelikle Aslan emi olmak üzere; sekiz kişinin böylesi ölümü civar köylerden de duyuldu kısa sürede.

Çobanlardan birkaçı, civarda -kimin olduğunu bilmedikleri- başıboş dolanan beyaz bir koyun görseler de onunla ilgilenmek yerine köydeki bu kıyım için merakla geri dönüyordular.

Sekiz tabut yan yana dizildi, sala verildi, namaz kılındı, mevtalar uyarınca -hatta biraz hızlıca- defnedildi. Köy kahvesinde Ali emi ve Solmazın çevresini alan insanlar; bu biri kör ve diğeri felçli kalan adama, kendilerini bu derin korkudan kurtaracak bir açıklama bekleyerek bakakaldılar.

Sonradan yetişenler, kahvenin sandalyelerinde yer kalmayınca, caminin dış duvarının dibinde oturuştular. Zaten hepi topu otuz beş hane olan köyün nerdeyse tüm kalan erkekleri oradaydı. Kadınlarla çocuklar ise olayın merkezi Aslan eminin bahçesine doluşmuşlardı.

Ali emi elini kaldırıp görmediği insanlara seslendi. Uzun boylu, bembeyaz saçlı ve hala gençliğindeki gibi geniş omuzluydu, sırtı hafif kamburlaşmış olsa kapı gibi duruşu hayranlık yaratırdı. Dura dura, sakin sakin konuşurdu. Ali emi; Zakif ile Cemal emi’lerin ağabeyiydi. Onlar da şimdi iki yanında kederden çatılmış kaşları, yere inen bakışlarıyla bu müşkül durum için bir açıklama, bir akıl bekliyorlardı ağabeylerinden.

-Malı, davarı dağdan getirmeyin, kalanları da götürün. Köyde tanımadık bir beyaz koyun görürseniz sakın dokunmayın, sakın öldürmeyin… Akşam kadınlar çoluk çocuk toplansın Zakif’in evinde dursun. Sırayla nöbet tutun.

Zakif emi’nin evi camiye komşu, en büyük bahçeli, en büyük evdi. Böylece erkekler meydanı bırakmadan bölgeyi kontrol altında tutabileceklerdi. Ali emi devam etti ağırca.

-Muhip, Cabir atlarınıza atlayın ve hemen Sarıkamış’a gidin papaz Boris’i; onu bulamazsanız da kimi varsa getirin. Bir de Cüvelet dede’yi bulun…

Zakif eminin oğlu Muhip köyün en kuvvetli güreşçisi olduğu kadar en hızlı binicisiydi de. Atı Bulut’a atladığı gibi uçtu. Beyaz atın arkasında bıraktığı toz bulutunun içinden iki dakika sonra da kardeşi Cabir geçti. İki şahin iki farklı yöne ayrıldılar ileride. Köy, atların toynaklarının yarattığı gürültüyü dinledi bir süre…

O gece, meraka ve korkuya yenik bir uyku hali ile uyanık beklediler sabahı.

Sabah olunca işlerini halletmek üzere, toplandıkları iki evden dağıldı insanlar. Tarlaya, ahıra, ateşin başına…  Yaylaya gidenler, meralarda tohumları rüzgârla gelişigüzel yayılmış gelincik çiçekleri gibi hayvan leşleri buldular. Canavar, bulduğu her hayvanı, bulduğu yerde parçalamıştı.

Yenmemiş; öfkeyle parçalanmış danalar, kuzlar, koçlar, eşekler…

Bunları haber verecek çoban da kalmamıştı yaşayan. Köyden gidenler de manzarayı görüp ağlaya ağlaya ortalığı toparlamaktan başka bir şey yapamadılar. Köye geri gidip acıyı daha da artırmadılar…

Önce Muhip geldi Kuşluk vakti. Zakif emi, Bulut’un dörtnal sesiyle ayağa kalktı, oğlunun gelişini izledi. At üstünde neredeyse ayakta duruyor, Altındaki at da bu rahatlıkla beyaz bir yıldırım gibi uçuyordu.

Bulut kahvenin önündeki ceviz ağacının altına gelip durdu. Muhip atından indi; Ali emi, babası ve hazır bulunan birkaç kişinin duyacağı yorgun bir tonda;

-Emi, Papaz Boris ölmüş geçen yıl. Yeğeni Demir yolda, az sonra gelir.

Ahaliden bir “toprağı bol olsun” nidası yükseldi…

Vladimir; amcası Boris gibi din adamı olarak yetişmişti. Artık cemaati kalmadığı için o da demircilikle ilgileniyordu. Pulluk, nal, kapı kilidi, menteşe… aklına ne gelirse yapabilen hünerli bir adamdı. Adı kolay söyleniyor ve işini de yansıtıyor diye civarda adı Demir olarak kalmıştı.

Bu arazide herkesin bir lakabı olurdu, çoğunlukla adından daha çok seni tanımlardı üstelik. Halkın vicdan süzgecinden geçip, kuyumcu terazisi hassasiyetinde seni özetlediği için hemen sana damga gibi yapışırdı. Aşağılasa da, yüceltse de adildi; kaçınılmazdı bu yüzden. Sonraları sadece fiziksel kusurları ile alay etmek için kullanılan aptal benzetmelere dönüp terk edilecekti…

Çok geçmeden de Cabir, atının arkasında Cüvelet dedeyle geldi. Köyün ve civar köylerin içinde gözü karalık yarışması yapılsa birinciliği kimseye bırakmayacak bir delikanlıydı Cabir. Lakabı gibi adını da hak ederek almış gibiydi. O yaşlı başlı adamı paket gibi atının arkasına atıp getirmişti. Hoş Cüvelet dede’nin bundan pek şikâyeti olduğu da söylenemezdi ya…

 Kahvenin önündeki dut ve ceviz ağacının gölgesinde çaylar içildi. Ali emi olanları anlattı. Cüvelet dede kâh sakalını sıvazlayarak, kâh yaz vakti bile olsa kafasından çıkarmadığı kalpağının içine -kafası terini ve nemi emsin diye- koyduğu gazete kâğıdını tekrar tekrar kalpağın diplerine doğru itekleyerek ancak dikkatinden bir şey kaybetmeden dinliyordu. Demir efendi ise durumdan şaşkındı. Bunu babasının anlattığı eski efsanelerden biri gibi dinlemişti. Her cümlede sürekli hatıra ile gerçeklik arasında gidip geliyordu.

Ali emi sarılı gözleri ile boşluğa doğru konuşurken Demir’in önünde siyah beyaz kıyafetiyle Boris canlanıyor; sanki Ali emi’den sözü alıp kendi devam ediyordu.

Nice sonra Kahveye gelen biri, dün gece dağda olanları da anlattı. Zakif emi tereddütsüz atına atladığı gibi dağa doğru sürdü. Oğlanlar uzun süredir at sürmüştü hem onları olası tehlikeden dolayı da göndermek olmazdı.

Vardığında çobanlar köye götürmek üzere ölen genç ve çocukları bir furgunun (tahtadan yapılan öküzlerin çektiği araba) üstüne toplamışlardı. Büyük bir kederin ne yapacağını bilemez halde bırakması yüzünden orada kalanlar hiç boş durmamış sürekli bir şeyler yaparak kendilerini oyalıyordular. Parçalanmış koyunlar yüzülmüş, derileri tuzlanmış, etler kazanlara konmuş -en azından köpeklere yemek olur diye- pişiriliyordu.

Zakif emi, ağlaya ağlaya yorulmuş bu gençleri karşısına aldı ve hepsinin gözlerinin içine sırayla bakarak onları teselli etti. Teselli dediğin de öpmek koklamak değil; karşında böyle müşfik ama çelik gözlerle bakan biri olunca pek kendini bırakma ihtimalin olmazdı. Hepsine yeni işler verip oraya buraya gönderdi. Yeni işlerine koşan gençlerin sırtları daha dik adımları daha canlıydı işte…  Gençlik…

İşler bitince herkesi köye gönderdi. Güvenliklerinden emin olmak için köy görünür olana kadar da açık ara peşlerinden takip etti. Furgunun sabunlanması gereken büyük tahta tekerleklerinden uzun kesintisiz gıcırtılar geliyordu. Furgun tepeden aşıp, gözden yitip de sesi gelmeye devam edene kadar baktı peşlerinden. Sonra tekrar dağa döndü.

Hava kararmaya başlayınca gözleri köye ve civarına ait coğrafyayı tarıyordu. Sonunda tamamen hava kararınca gizli bir ateş yaktı. Ateşin başında sinirinden ağlamaya başladı. Kolay değil iki gece peş peşe on iki yeğeni zalimce öldürülmüş ve karşısında suçlanan kayıp bir koyundan başka bir şey yoktu.

Tam böyle düşünürken sırtını yasladığı dağ tarafından köye doğru dev bir yaratık uçarak geçti. Uçmaktan çok bir yılan gibi havanın içinden kıvrıla kıvrıla yıldırım hızıyla ok gibi akıp gitmişti…

devam edecek.

Yazının 1. Bölümü

Yazının 2. Bölümü

Cüveled Dede-3
5 (100%) 2 Oy verildi.

Yorumlar

yorumlar

Yazar : Alper AYGÜN

Bakmak isteyebilirsiniz!

Ne yedik be!

Ne yedik? Ama iyi yedik haaa! Yiyebileceğimizden fazlasını alıyoruz, bu yüzden çok fazla gıdayı çöpe ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir